Sofra

İnsana bir kalbi olduğunu unutturan şehrin vahşi kaosundan çıkıp kendilerini hatırlamak menzilinde nefeslendikleri mutat buluşmalardan biriydi. Bu kez ev sahibi şehrin dışındaki bahçe evinde dostlarını ağırlayan tıp fakültesi akademisyeni Prof. Erdem’di. Kiraz, erik, kayısı ağaçlarının olduğu avlunun sundurmalı balkon tarafında Nuri, Kadir, Oğuz ve Erdem yemeklerini yemişler, semaveri yakmışlar ve muhabbete başlamışlardı. Sesi yüksek olmayacak bir hâlde radyo da çalıyordu: “Çıksam ıssız dağlara, insem viran bağlara. Anlatsam çektiklerimi, sır vermez rüzgârlara…” Böyle diyordu şarkıda. Fevkalade sıcak bir bozkır gündüzünün akabinde, selamet üfleyen serinliğiyle geceye teslim etmişti vakit kendini.

“Vallahi bir anımı paylaşayım…” diye söze girdi, aslında üniversitede veterinerlik okuyup şimdi büyük bir yapı kimyasalları şirketinde dış ticaret müdürü olan Oğuz:

“Geçen sene, Fildişi Sahili, Abidjan’dayız. Fuara gittik. İş bitti, gezelim dedik. Türkiye’de üniversite okumuş, Türkçe bilen ve bana tercümanlıkla yardımcı olan Davud Cisse kardeşle bir caddede yürüyoruz. O İngilizce bilmiyor, ben de Fransızca bilmiyorum. Aramızda Türkçe konuşuyoruz. Bu arada caddede önümüze yirmili yaşlarda biri geçti. İngilizce konuşarak Kenyalı olduğunu, Fransızca bilmediğini, çalışmak için gittiği Libya’dan gelip Gana’ya geçmek istediğini ama henüz derdini anlatamadığını söyledi. Ben onlara göre daha açık tenli olduğumdan bana nereli olduğumu sordu. “Türk’üm” deyince gözleri parladı Kenyalı’nın: “Sen bana yardım edersin!” Sen bana yardım edersin, dedi bak. Buraya dikkat eyleyin dostlar. Türk olduğumu öğrendi, ‘sen bana yardım edersin’ dedi.”

Nuri “Ya arkadaş dilenci filanmış belli ki. Ne var bunda? Her şeye de bir romantiklik bir anlam yüklemesek mi?” diye şerh düştü mevzuya.

Erdem söze karıştı çayları doldururken: “Nuri’ciğim, velev ki çocuk dilenci. Fakat burada esas mevzu, adamın dilenci bile olsa bize yüklediği küresel anlama bak sen! Bu önemli! Irksal değil dediğim ha! Bir milli kültür ve misyon meselesi bu!”

Avukat Kadir “Kafa yormamız lazım canlar” diye katıldı meşverete. “Kenya neden İngilizce konuşuyor? Fildişi Sahili Fransızca… Ayrıca Kenyalı o çocuk çalışmak için neden Libya’ya gitmiş ve orada işini bitirip zorlu koşullarda olduğu belli bir yolculukla neden Gana’ya geçmek istiyor? Bahtın rüzgârı veterinerlik okuyup yapı kimyasalları şirketinde hariciye iktisatçısı olan bizim Oğuz’u neden o coğrafyaya savurmuş ve bu üç insan nasıl orada karşılaşmışlar? Dikkat buyurun: Oğuz ikisi arasında tercümanlık da yapıyor ve her ikisi de Oğuz’a güveniyor. Bu hadisede teferruatlar, magazine hizmet eder kanaatindeyim. Peki sonra ne yaptınız Oğuz Bey kardeşim?” diye sözü tekrar Oğuz’a attı Avukat Kadir.

“Az ileride Lübnanlı bir restoran varmış. Oraya gittik hep beraber. Dedelerini Amerika’ya, İngiltere’ye filan götürme yalanıyla alıp Afrika’ya bırakmış emperyalistler ve üçüncü kuşak Abidjanlı olmuş o restoran işletmecisi de. Beyrut’ta bağı kalmamış. Duvarda Feyruz’un ve adını bilmediğim başka Lübnanlı sanatçıların resimleri vardı.” diye mukabele etti Oğuz. “Abidjan’da son akşam yemeği” diye gülümseyerek mevzuya devam etti Prof. Erdem. “Yeni bir sabaha mündemiç ilk öğlen yemeği belki” diye tamamladı Avukat Kadir.  “Oğuz orada sofra kurmuş, sofra kurmakla kalmamış, sofraya oturmuş!”

Paylaş