İslamofobi: Korku mu Bu, Yoksa Tanımaya Üşenmenin Yeni Adı mı?

Ahmet Samet Atilla

İslamofobi kelimesini ilk duyduğumuzda genellikle ağır bir başlıkla karşılaşıyoruz.
Haberlerde, akademik metinlerde ya da resmi açıklamalarda. Kelime ciddi, konu ciddi, yüzler
ciddi. Ama işin ilginç tarafı şu: İslamofobi gündelik hayatta çoğu zaman son derece sıradan
anlarda karşımıza çıkıyor. Bir bakışta, bir suskunlukta, bazen de “Ben aslında öyle değilim
ama…” diye başlayan cümlelerde. Yani mesele sadece büyük söylemlerden ibaret değil;
küçük reflekslerde gizli.
Korku dediğimiz şey genelde bilmediğimizden doğar. Ama İslamofobi söz konusu
olduğunda ortada tuhaf bir durum var. İnsanlar korktuklarını söylüyor ama neyi
tanımadıklarını pek anlatamıyorlar. Daha doğrusu anlatmak istemiyorlar. Çünkü tanımak
emek ister. Sormayı, dinlemeyi, bazen yanıldığını kabul etmeyi gerektirir. Korkmak ise çok
daha zahmetsizdir. Hele ki korkunun hazır bir paket hâlinde sunulduğu bir dünyada.
Bir süredir “Müslüman” kelimesi, bazı coğrafyalarda neredeyse otomatik bir çağrışım
üretiyor. Güvenlik, tehdit, sorun, kriz… Oysa aynı kelime, başka bir yerde sabah namazına
kalkan bir dedeyi, çocuğuna beslenme hazırlayan bir anneyi, işine yetişmeye çalışan bir genci
ifade ediyor. Ama bu görüntüler genellikle manşet olmuyor. Çünkü korku daha hızlı yayılıyor.
Korku daha çok tıklanıyor.
İşin garip tarafı şu: İslamofobi çoğu zaman dinle ilgili bir tartışma gibi sunuluyor ama
aslında çok daha geniş bir mesele. Kültürle, kimlikle, göçle, siyasetle ve biraz da rahatımızın
bozulmasıyla ilgili. “Bana benzemeyen”in varlığıyla ne yapacağımızı bilememekle ilgili.
Çünkü farklı olan, insanın konfor alanını daraltır. Ve insan konfor alanı daraldığında pek
düşünerek tepki vermez.
Burada genellemeler devreye giriyor. Bir kişinin yaptığı, milyonlara mal ediliyor. Bir
görüntü, bir inanç grubunun tamamını temsil ediyormuş gibi sunuluyor. Aslında bunu hepimiz
biliyoruz. Ama konu İslam olduğunda bu genellemeler nedense daha kolay kabul görüyor.
Kimse “Bu adil mi?” diye sormuyor. Ya da soranlar, “fazla hassas” olmakla suçlanıyor.
Bir de işin komik tarafı var, gülmesek zor. Hayatında bir Müslümanla doğru düzgün
konuşmamış insanlar, İslam hakkında son derece net fikirlere sahip. Hangi değerleri
savunduğunu, neyi nasıl düşündüğünü, hatta neye güldüğünü bile biliyorlar. Sorsanız,
kaynakları genellikle bir haber başlığı, bir sosyal medya videosu ya da “bir arkadaşım
anlatmıştı.” Akademik titizlik aramıyoruz elbette ama bu özgüven de başka bir seviye.

İslamofobi sadece bireysel önyargılardan ibaret değil. Kurumsal karşılıkları da var. İş
başvurularında, kiralık ev ararken, havaalanı kontrollerinde, okul bahçelerinde… Bazı
insanlar için hayat, sürekli kendini açıklamak zorunda kalmak demek. “Hayır, ben öyle
değilim.” “Evet, bu da normal.” “Hayır, bunu yapmam.” Bir süre sonra insan yoruluyor.
Çünkü herkes temsilci olmak zorunda değil. Kimse doğduğu kimliğin sözcüsü olarak
yaşamayı seçmiyor.
Burada “biz” demek önemli. Çünkü İslamofobi sadece Müslümanların meselesi değil.
Toplumsal bir test bu. Farklı olana nasıl davrandığımızın, bilmediğimizi nasıl karşıladığımızın
testi. Bugün Müslümanlara yönelen genelleme, yarın başka bir gruba rahatlıkla yöneltilebilir.
Tarih bunun örnekleriyle dolu. Sorun etiketin kendisi değil, etiketleme alışkanlığı.
Bir de şu var: İslamofobi çoğu zaman “eleştiri” kılığına giriyor. Eleştiri elbette olmalı.
Her inanç, her fikir eleştirilebilir. Ama eleştiri ile düşmanlık arasındaki çizgi çok net. Eleştiri
anlamaya çalışır, düşmanlık sabitler. Eleştiri sorar, düşmanlık karar verir. Eleştiri insanı
muhatap alır, düşmanlık onu nesneleştirir. Bu farkı kaçırdığımızda, konuşuyor gibi yapıp
aslında susturmuş oluruz.
Medyanın rolü de burada göz ardı edilemez. Olumsuz olanın sürekli öne çıkarıldığı,
olumlu örneklerin görünmez kılındığı bir anlatı zamanla “normal” kabul ediliyor. Sonra biri
çıkıp “Ama herkes böyle değil” dediğinde şaşırıyoruz. Çünkü hikâyeyi hep tek yönden
dinlemişiz. Tek yönlü hikâyeler ise her zaman eksiktir.
Ben bazen şunu düşünüyorum: İslamofobi gerçekten korkudan mı besleniyor, yoksa
tanımaya üşenmekten mi? Çünkü tanımak, insanı değiştirir. Korku ise insanı sabit tutar. Sabit
kalmak daha güvenli gelir. O yüzden de pek çok insan, bildiği yanlışla yaşamayı, bilmediği
doğruyu öğrenmeye tercih ediyor.
İşin en acı tarafı şu: İslamofobi arttıkça, birlikte yaşama kültürü zayıflıyor. Herkes
biraz daha içine kapanıyor, biraz daha savunmaya geçiyor. Halbuki farklılıklar tehdit değil,
zenginlik olarak görülebildiğinde toplumlar nefes alıyor. Bu romantik bir cümle değil; pratik
bir gerçek. Güven, ancak temasla oluşuyor. Temas yoksa korku büyüyor.
Sonuçta İslamofobi bir anda ortaya çıkmış bir şey değil. Besleniyor, öğretiliyor, tekrar
ediliyor. Ama aynı şekilde azaltılabilir de. Daha çok temasla, daha çok hikâyeyle, daha çok
gerçek insanla. Büyük sloganlarla değil, küçük karşılaşmalarla. Aynı masada oturmakla, aynı
derdi paylaşmakla, aynı şeye gülmekle.

Belki de en basit soru şu: Bir insanı tanımadan ondan korkmak ne kadar mantıklı?
Cevap basit ama rahatsız edici. Mantıklı değil. Ama alışkanlık. Ve alışkanlıklar,
sorgulanmadıkça kalıcı oluyor.
İslamofobiyle mücadele büyük laflarla değil, küçük ama samimi adımlarla mümkün.
Dinleyerek, genellemeden kaçınarak, bilmediğimiz yerde susmayı da öğrenerek. Çünkü bazen
en insani davranış, her konuda fikrimiz olmak zorunda olmadığını kabul etmektir.
Ve belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor. Korkmak kolay. Tanımak zor.
Ama zor olan genellikle daha insani.

Paylaş