Söylenmemiş Sadece Bir Cümle

Durmuş Ali Ertaş

“Hayat, bize sunduğu büyük mucizeleri bazen tek bir cümlelik cesaretin ardına saklar.”

Bir İstanbul akşamı…

Yağmur şehrin tüm telaşını üzerine almış gibi hızlı hızlı yağıyor. Bulut; tüm günahlarından, geçmişinden ve kederinden kurtulmak istiyormuşçasına damlalarını sicim gibi bırakıyordu. Gökyüzü zifiri karanlık ile bir şeyler saklıyordu. İnsanlar kayboluyordu bir bir bu şehirde. Belli belirsiz sokakları aydınlatan sarı lambalar, kırık dökük hayallerin, yarıda kalmış umutların yansıması gibi uzuyordu.

1990’lardan kalma, yılların getirmiş olduğu yorgunluk ile canlılığını yitirmiş, ayakta durmaya mecali kalmamış bir apartman dairesinin, rutubet kokan o küçücük odasında oturan adamın kalbinde ise gökyüzünden daha karanlık bir sessizlik hüküm sürüyordu. Masanın üzerinde unutulmuş ve soğumuş bir çay, küllükte uzaklara dalmaktan içilmemiş ve kendi dumanında boğulmuş bir izmarit… Atadan yadigâr kalan duvardaki saatin akrebiyle yelkovanı, birbirini kovalayan iki düşman gibi değil de bitmek bilmeyen bir hüznün şahitleri gibi ağır aksak ilerliyordu.

Adam, pencerenin kenarına yasladı omzunu. Camın soğukluğu tenine değdiğinde bir an irkildi ve o gidişi yeniden hatırladı. Nasıl unutabilirdi ki zaten? Bazı gidişler vardır. Gürültülü olur, kapılar çarpılır, yankılar tüm etrafça duyulur. Çocuklar şahit olur bavulların sürüklenişine. Ama onunki öyle değildi. Bir sonbahar yaprağının toprağa düşmesi kadar sessiz, bir yıldızın kaybolması kadar zarif ve narindi. Sadece bakakalmıştı. Gözlerinden söylenmemiş binlerce cümlenin değil tek bir cümlenin mezarı vardı.

O an, tam o saniyede, adamın boğazında bir yumru oluştu. Göğüs kafesinin içinde bir kuş çırpınmaya başladı, kanatları kaburgalarına çarpıp duruyordu.  Yıllarca sönmüş bir yanardağ misali içindeki o büyük volkanın patlaması gibi, lavlarını dışarı akıtması gerekiyordu. Dudakları titredi, genzi yandı. Yeniden yaktığı sigaranın dumanında boğuldu. Kesilmeyecek bir öksürük başladı. Çünkü dünyanın en kadim ve en ağır, aynı zamanda en basit ama en zor cümlesi dilinin ucuna gelmişti.

Yutkundu…

Korku, insanın içine sinsi bir sarmaşık gibi dolanır; önce hareketlerini kısıtlar, sonra sesini çalar. Adamın korkusu, reddedilmekten ya da kaybetmekten değildi. Onun korkusu, o cümleyi kurduğunda başlayacak olan buzdağının arkasında yer alan o devasa sorumluluktu. Gerçekliğin çıplaklığıyla yüzleşmekten kaçtı.

Söylemediği o cümleyi fısıldadı adam, camda yıkık çehresiyle duran kendi buğulu yansımasına bakarak. Sesi, nemlenmiş odanın duvarlarında yankılanıp geri döndü ve bir tokat gibi yüzüne çarptı. Oysa o gün, vapur iskelesinde o yağmurlu köşe başında, ciğerlerini patlatırcasına bağırmalıydı. Şehrin bütün kalabalığını susturacak kadar yüksek bir sesle söylemeliydi bunu. Otobüsler yolda kalmalı, metrolar seferlerini aksatmalı ve Galata Kulesi duymalıydı, duymalıydı ki martılar uçuşlarını durdurmalıydı, zaman o saniyede donup kalmalıydı o şehirde.

Ama insan, en çok söylemesi gerekeni, en derin sessizliklerine gömüyordu nedense.

Şimdi ise elinde kalan tek şey; bitirilmemiş, yarım bırakılmış kitaplar, altı çizili hüzünlü mısralar ve gelmesi beklenilmeyen, simit kırıntısı kadar umudun olmadığı cevabın ağırlığıydı. Bir insanın yaşam serüveni, kuramadığı bir cümle yüzünden rayından çıkabilir miydi? Çıkarmış. Meğer hayat, sadece yaptıklarımızdan değil, yapmaya cesaret edemediklerimizden de ibaretmiş.

Yağmur daha da hızlandı. Camdaki damlalar birleşip aşağı doğru süzülürken, sanki odanın içindeki o ağır kederi de beraberinde götürmek istiyorlardı. Ama keder, suyla yıkanıp geçmeyecek kadar derine, ruhun köşe bucaklarına kadar saklanmıştı, art arda yakılan sigaraların rutubetli odanın duvarlarına bıraktığı is gibi sinmişti vücuda.

Adam yavaşça sandalyeden kalktı. Kalkarken yılların getirmiş olduğu o yük sanki onu aşağıya çekiyordu yine de direndi. Odanın içindeki sokak lambaların hasbelkader aydınlattığı odanın yarısında kalan o zifiri karanlığı dağıtmak istemedi. Işığı açmadı. Karanlık bazen insanın tek sığınağıdır; eksikliklerini örtmek, yaralarını saklamak için. Bir kez daha, belki bininci kez içinden geçirdi o cümleyi. Ama bu sefer haykırmak için çok geçti. Çünkü artık onu duyacak olan tek şey, bu soğuk duvarlar ve bir daha asla geri gelmeyecek olan o uzak hatıraydı.

Sessizlik, bir kez daha kazandı.

Adam, oturduğu sandalyeden sonunda kalkıp odanın içinde adeta bir yabancı gibi dolaşmaya başladı. Her eşya, ona o büyük yenilgisini hatırlatan birer anıta dönüşmüştü. Raftaki kitapların sırtları tozlanmıştı; sanki her biri, adamın söyleyemediği o cümlenin ağırlığı altında ezilmiş, sayfalarını bir daha açılmamak üzere mühürlemişti. Köşedeki anteni kırılmış eski radyo, artık sadece frekansı ararken parazit sesleri çıkaran bir metal yığınıydı; tıpkı adamın zihnindeki o uğultulu, anlamsız gürültü gibi.

Pencereden tekrar dışarı baktığında, tasalarından uzaklaşmak isteyen insanların durağı olmuş, sokağın sonundaki meyhaneden çıkan birkaç sarhoşun kahkahaları duyuluyordu. Hayat, tüm çiğliği ve acımasızlığıyla akıp gidiyordu. Zaman durmuyordu. Kimse, bir adamın kalbinin tam orta yerinde devasa bir fay hattının kırıldığını, ruhunun bir yarısının o karanlık boşluğa yuvarlandığını bilmiyordu, bilmemeliydi de.

Gözlerini kapattı, onu o son gördüğü an canlanıyordu zihninde. Vapur iskelesinde, denizin kirlenmiş kokusu, rüzgârın kadının saçlarını yüzüne savuruşu… Kadın, bir veda busesi gibi duran mahzun bir gülümsemeyle bakmıştı ona. Gözlerinde “Beni durdur, bana kal de, bana bir şey söyle” diyen o sessiz çığlığı görmüştü adam. Görmüştü ama ayakları yere çivilenmiş gibi kalmıştı. Boğazında biriken o kelimeler, sanki birer cam kırığına dönüşmüştü; ağzını açsa her yer kan revan içinde kalacaktı. Cümleler ‘’adını bir mıh gibi taşı yüreğinde’’ diye melankolik bir eda ile bestesini söylüyordu.

Yine o cümleyi mırıldandı tekrar. Bu sefer sesi daha titrek, daha kırılgandı. Şehrin bütün gürültüsünü bastıracak o tek bir cümleyi, bir sır gibi saklamıştı içinde. Oysa sevmek, bazen tüm dünyayı karşısına alıp bağırmak değil miydi? O, bu bağırmanın getireceği fırtınadan korkmuş, denizin sığ sularında boğulmayı tercih etmişti.

Eski yıpranmış bazı yerleri yamalı ceketini alıp sokağa attı kendini. Yağmur, ince ince ama hızlı ve kararlı bir şekilde yağmaya devam ediyordu. Islak parke taşları üzerinde yürürken, adımlarının sesi boş sokakta yankılanıyordu. Her adımda sanki ona biraz daha yaklaşıyor ama her nefeste ondan fersah fersah uzaklaşıyordu. Bir dükkânın önünde durdu. Kendine baktı; omuzları çökmüş, gözlerinin feri sönmüş bir adam. İçindeki o devasa boşluğu dolduracak tek bir kelime bile kalmamıştı geriye.

İnsan, en çok kendi korkularının kurbanı oluyordu. Sevgi, bir bağımsızlık ilanı olması gerekirken, o bunu kendi içinde ördüğü bir örümcek ağına dönüştürmüştü. Şimdi bu şehirde, milyonlarca insanın arasında, bir tek o cümlenin yokluğuyla yapayalnızdı. Gökyüzü biraz daha karardı, bulutlar biraz daha ağırlaştı. Adam, yüzünü göğe kaldırıp yağmur damlalarının gözyaşlarına karışmasına izin verdi.

Söyleyemediği her “seni seviyorum”, şimdi sırtında taşımak zorunda olduğu ağır birer kayaya dönüşmüştü. Ve o yükle, bu ömür yolunu sonuna kadar yürümek zorundaydı. Gece, tüm hikâyelerin bittiği o derin sessizliğe bürünürken, adam sadece yağmurun sesine bıraktı kendini.

Belki rüzgâr, o hiç söylenmemiş cümleyi alır da çok uzaklarda bir pencerenin pervazına usulca bırakırdı.

Elleri avuçlarının arasında, sokak lambalarının bıraktığı gölgeler eşliğinde sabahı etti İstanbul sokaklarında.

Aradan yıllar geçti…

Aradan geçen yıllar, adamın yüzünde derin ve keskin çizgiler, ruhunda ise telafisi mümkün olmayan gedikler açmıştı. Zaman, acımasız bir heykeltıraş gibi her gün ondan bir parça yontmuş, geriye sadece o eski, tozlu sessizliği ve sigara dumanıyla sararmaya yüz tutmuş beyazları daha belirgin bıyıkları bırakmıştı. Şehir değişmiş, binalar yükselmiş, insanlar daha da telaşlanmıştı ama onun içindeki o iskelede duran zaman, hiç akmamıştı bir an bile.

Mevsimlerden kış ve zaman akşamüstü, Beyoğlu’nun o nemli ve hınca hınç dolu ara sokaklarından birindeki sahafın önünde durdu. İçerideki eski kitap kokusu, bir sığınak gibi çağırdı onu. Kapıdaki paslanmış ve yağlanmayı bekleyen zil ince bir ses çıkardı. İçerisi loştu; tavanlara kadar yükselen kitap kuleleri, geçen zamanın birer sessiz şahidi gibi dikiliyordu.

Tam o sırada, arka raflardan birinden elinde eski bir kitapla çıkan kadın gördü.

Zaman o an, bir saatin zembereği boşalmışçasına durdu. Kadın, saçlarına düşen birkaç ak telin ve göz kenarlarındaki ince yorgunluk çizgilerinin dışında, tam da o gün gördüğü gibiydi. Bakışlarındaki o hüzünlü derinlik hiç değişmemişti. Adamın kalbi, yıllardır uyuyan bir devin uyanışı gibi sarsıldı. Kaburgaları yine dar gelmeye başladı göğsüne, nefes almakta güçlük çekiyordu.

Göz göze geldiler.

Kadının elindeki kitap, narin parmaklarının arasından kayıp yere düşecek gibi oldu ama annenin evladına sarıldığı gibi sıkıca tuttu. İkisi de birer heykel gibi kalakaldılar. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama bu mesafe, geçip giden on koca yılın, hiç yazılmamış mektupların ve hiç edilmemiş telefonların uçurumuyla doluydu.

“Sen…” dedi kadın, sesi bir fısıltıdan farksızdı. Sesi, adamın zihnindeki bütün tozlu rafları devirdi, örümcek ağlarını yırttı. “Yıllar olmuş.”

“Yıllar,” diyebildi adam sadece. Sesi, kendi gırtlağında yabancı bir yankı gibi duruyordu.

Bir süre öylece durup birbirlerinin yüzlerindeki zamanın izlerini okudular. Adamın zihninde yine o eski fırtına koptu. İçindeki o devasa volkan, o susturulmuş feryat yine boğazına dayandı. Şimdiyse söyleyebilirdi. Artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. “Seni o gün bırakmamalıydım,” demek istedi. “Seni her saniye, her nefeste özledim,” demek istedi.

Ama kadın, sol elini kaldırıp yüzüne düşen siyah saç telini geriye iterken, parmağındaki ince altın alyans bir bıçak gibi parladı loş dükkânda. O parıltı, adamın söylemek üzere olduğu her şeyi bir kez daha, bu sefer sonsuza dek yuttu.

“Ben,” dedi kadın, hafifçe gülümseyerek ama o gülümsemede bir veda gizliydi. “Buralara bir kitap aramak için girmiştim. Geç kalıyorum, beni bekliyorlar.” dedi.

‘Beni bekliyorlar.’ Bu iki kelime, adamın içindeki son umut kırıntısını da önüne gelen alıp götüren taşmış bir akarsu gibi alıp götürdü. Hayat, o cümleyi kuramadığı gün bitmişti oysa. Şimdi yaşadığı şey ise sadece o bitişin bitmek bilmeyen çığlığıydı.

“Tabii,” dedi adam, boğazındaki o keskin cam kırıklarını yutkunarak. “Geç kalma.”

Kadın yanından geçip giderken, adamın omzuna hafifçe çarptı. O dokunuş, geri döndürülemeyecek bir pişmanlık gibi geçti adamın gövdesinden. Kapıdaki zil tekrar çaldı ve kadın, sokağın gri kalabalığına karışıp yok oldu.

Adam, sahafın o ağır sessizliğinde yapayalnız kaldı. Yere çöktü, dizlerinin üzerine. Bir kitabın sayfaları arasına gizlenmiş kurumuş bir çiçek gibi hissetti kendini; artık kimsenin okumadığı, kimsenin hatırlamadığı bir hikâyenin içinde.

Bizim senle hiç sabahımız olmadı, hiç beraber uyanmadık, gözümüzü açar açmaz birbirimizi hiç görmedik biz. Hiç güzel günümüz olmadı. Sıradan günümüz. İnsanlar gibi el ele tutuşup sokaklarda biz hiç yürümedik senle. Bağıramadım seviyorum diye bağıramadım” Bağıramadım seni seviyorum diye, bağıramadım” diye hıçkırdı bu kez. Ama bu haykırış, artık bir ilanı aşk değil, bir cenaze töreniydi. Söylenmemiş her kelime, insanın kendi içine attığı bir avuç topraktı. Ve şimdi o toprağın altında, kendi sessizliğiyle gömülüydü.

Paylaş