Tanpınar: Zaman Köprüsünde Bir Yaşam Eşiği

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okurken insanın içine ince bir sükût çöker. Sanki kalabalığın ortasında birden durur, göğsüne muştulu bir ağırlık iner ve “ben neredeyim, zamanın neresindeyim, hangi çağdayım, dilim ne?” gibi sorular belirebilir. Sorular, yaşadığımız çağın gürültüsündeki tüm çitleri, tel örgüleri, bazen çamuru bazen dikenleri aşarak içimize düşer. Onun cümleleri, esasen bir romanın yahut denemenin sınırlarında kalmaz; daha çok bir toplumsal sosyoloji ve bu minvalde iklim olan bir kişisel hâl taşır. Bir medeniyetin kırılma yerlerindeki şahitliğini nakış nakış işlemiş, katipliği ile kaybolmuş bir ritmi arayan, insanın kendi içindeki tereddütleri dinleyen bir hâl… Tanpınar, geçmişin güzellemecisi değildir; o, hafızayla bugünün arasına gerilmiş ince bir eşiğin yazarıdır. Kendi deyimiyle “Ne bütünüyle içeride, ne de büsbütün dışarıda” durur. Zamanın içindeyken kenarından bakmaya da muvaffak olur ve zamanın insanı nasıl dönüştürdüğünü, bir şehir kadar bir kalbin de nasıl eskidiğini görür.

Üstelik bu “eşik” hâli, yalnız bireysel bir tereddüt değildir. Bir memleketin merkezle taşra, önceyle şimdi ve yarın, mülkiye ile cemiyet arasında bölünmüş idrakinin de dilidir. Merkez, kendini ilerleme inancıyla avutmaya çalışırken taşra, çoğu zaman “cahillik” damgasıyla susturulur; oysa Tanpınar’ın metinleri, bu kolay ayrımın altını oyar. Çünkü medeniyet kırılması dediğimiz şey, yalnız kurumların değişmesi değildir: İnsan, gündelik hayatın içinde birden kendi kelimelerinden, kendi sesinden, kendi ritminden düşer. İşte Tanpınar bu düşüşün edebiyatını yazar.

Onu asıl büyük yapan şey belki de tam buradadır: Tanpınar’ın derdi zaman değil, zamanın insanın içini nasıl değiştirdiğidir. “Ne içindeyim zamanın… Ne de büsbütün dışında” mısraı, yalnızca şiirsel bir dize değil; bir toplumsal ruh hâlinin de ifadesidir. Çünkü Tanpınar’da tereddüt, kararsızlık değil; derinliktir, hata muhafaza ilhamıdır. İnsan, kolay cevapların dönüştürdüğü çağlarda bir tür yalınlığa razı edilirken, Tanpınar o razı oluşa karşı içerden bir itirazı da büyütür. Modern hayatın hızına kapılmadan önce insanın durup kendi sesini duyması gerektiğini hatırlatır. Bu yüzden onun metinlerinde musikiye benzer bir ritim vardır. Cümleler akar, dönüşür, kimi yerde ağırlaşır ve sonra tekrar açılır. Tıpkı insanın bir hatıranın içinde yürüyüp kaybolması gibi.

Tanpınar’ın dünyasında şehirler de yalnızca taş ve sokak değildir. Şehir, onun metninde insanın hafızaya ve elbet hikâyeye tutunma biçimidir. Bir sokakta yürürken aslında zeminden bağımsız olarak bir çeşme sesi, eski bir konak, bir akşam ezanı telaşı, bir köprü gölgesi… Bütün bunlar yalnız mekânı değil, bizim kim olduğumuzu da taşır. Mesela “Beş Şehir”i bu yüzden salt bir gezi kitabı gibi okumak eksik kalır. O kitap bir memleket tasavvurunun, kaybolmuş ritimlerin ve incelmiş bir dikkat duygusunun kaydıdır. Tanpınar şehirleri anlatmaz; şehirlerle insanın içini anlatır. Bursa’da bir estetik terennüm, Ankara’da bir devlet aklı ve sert rüzgâr, İstanbul’da çağa nişaneler bırakmış görkemli medeniyetin kırık aynaları… Her şehir, hem dışarıdaki dünya hem de içerideki insan için ayrı bir hatırlama biçimine dönüşür.

Bu hatırlama meselesi, Tanpınar’ın en güçlü metinlerinden biri olan Huzur’da daha da derinleşir. Orada aşk bile, yalnız romantik bir arzu değildir; bir bütünlüğü arama hâlidir. İnsanın kendini toparlamak istemesi, dağılmış parçaları yeniden bir araya getirme çabası… Tanpınar’ın kahramanları, çoğu zaman kendi hayatını yaşayan kişiler gibi görünse de karakterlere yaklaştıkça, onların bir “medeniyet sancısını” da taşıdığını fark ederiz. Kalp ile akıl arasındaki çatışma, geçmişle bugün arasındaki gerilim, eve dönme ihtiyacı ile yola düşme mecburiyeti aynı cümleye sığabilir. Bu yüzden Tanpınar okuru, yalnız bir hikâyenin içine çekmez; okuru kendi iç dünyasının aynasına da davet eder.

Belki de bugün Tanpınar’a yeniden dönmemizin sebebi budur: Zaman hızlandı, şehirler büyüdü, kelimeler çoğaldı ama insanın içi genişlemedi. Hatta bazen içimiz daraldı. Her şeyin kolaylaştığı yerde insanın derinleşmesi zorlaştı. Modern çağın gündelik telaşı içinde hafızamızı tetikleyecek emareler azalırken, Tanpınar adeta bir hafıza terbiyesi öğretir bize. Bizi geçmiş romantizmine gömmekten ziyade bugünü anlamak bahsinde geçmişle konuşmayı hatırlatmak için… Çünkü insan, hatırasını kaybettiğinde yalnız geçmişini değil, mustakbel yönünü de kaybeder.

Tanpınar’ın cümleleri işte bu yön kaybına karşı küçük bir pusula değildir sadece! Aynı zamanda bir ikazdır, alıp kabul edene. Medeniyetin dilinin bozulması, insanın dilinin de bozulmasını hasıl ediyor. İnsanı yalnızca tüketen, hızlandıran ve eşyaya indirgeyen her düzen, sonunda kalbin sesini de boğar. Tanpınar bize geri dönmeyi değil, hatırlayarak ayağa kalkmayı öğretir. Ve belki de asıl mesele şudur: Hatırlamayan toplumlar yalnız geçmişini değil, istikametini de yitirir. İstikamet yitirildiğinde, bu başı bozukluk en sonunda insanı kendi evinde bile “misafir” eder. Mülkün sahibi Allah. Bize büyük bir medeniyet inşa etmek düşer.

Paylaş