Son Cümle

Yazının son cümlesini bir türlü tamamlayamıyordu. Kelimelerin yerlerini değiştiriyor, bazen bir kelimeyi kaldırmayı deniyor, başka söz ekliyor, kesiyor dikiyor fakat içine sinecek olan nihayete erdiremiyordu. Bu arada saat gece yarısını çoktan geçmiş, çay eskimiş ve kahve yapacak ne gücü ne de damağında yeri kalmıştı. Öte yandan seçim ortamı hızla ısınıyor, her geçen gün vakit daralıyor ve uykular azalıp gergin düşlere ikame eden yarı baygın uzun oturuşlar gecelerin kaidesi olmaya başlıyordu. Son cümle bitip de başlığı düşünmeye dahi imkân kalmadan, klavye, kâğıtlar, kalemlik ile masa saatinin bulunduğu ve dahi yarıdan biraz daha az kalıp soğuyan son çay bardağının gelişigüzel dağıldığı masanın üzerine gözlerini dinlendirmek ve zihnini durultmak niyetine başını dayadı. Fakat gözlerini açtığında sarı lambanın vurduğu perde, uçuk griden maviye çalar bir hâl almış ve gün doğmak üzereydi. Boynuna ağrı girmiş ve omuzlarında hafif bir ürperti hissetmişti. Bir yandan yazıyı yetiştiremediğini görüp başı dönerken, öte yandan daha vahim bir inleme hâlinde “namaz da geçmiş” dedi.

***

“Ne demek uyuyakalmışsın Fatih? Şimdi uyunacak zaman mı? Tek atımlık kurşunumuz var, gazeteye on defa baskı yapamayız ki biz! Seçime kalmış yirmi dokuz saat! Bu Timur denen adam belediye reisi seçilirse git oğlum, yer bul kendine! Adım Mücahit gibi eminim, bizi tutmaz burada! İlçede bir tane fabrika var, onun patronu da bununla anlaşmak üzere! Yani bu ne demek? Fabrikasında yüz elli işçi, ailesi şusu busu neredeyse dört yüz oy’un buna kayması demek! Zaten iki bin beş yüz seçmen var şaşkın! Sen şu yazıyı yetiştirsen ilçede hava dönecek ve belki bugün görüşmelerinin akıbeti değişecekti!”

İlçedeki tek fabrikanın patronu Aydın Bey, Fatih’in yazıyı yetiştiremediği bu son günün akşamı Timur Bey’le anlaşmış ve onu destekleme kararı almıştı. Üç partinin yarıştığı ilçede, en geride görülen partinin adayı Sadri Bey’in bir un değirmeni ile bir de tavuk çiftliği vardı. İlçe fabrikasının patronu Aydın Bey, Timur Bey’i destekleyeceğini açıklayınca, seçim günü o da Timur Bey lehine yarışı bırakıverdi. Seçimin ertesi günü, pazartesi akşamı hep birlikte yemek yiyip tebrik faslı gerçekleştirecekler; dostluk, kardeşlik ve hoşgörü havası dağıtarak ilçenin geleceği ve gelişimi için son derece güzel bir netice olduğuna dair muhabbet ve niyazlarını arz ederek ilçedeki gazetelere fotoğraf ve beyanat vereceklerdi. Daha ertesi gün, salı günü yapılacak buluşmada gazetecilere ve hatta ekibe de ihtiyaç yoktu. Zira asıl mevzular orada konuşulacaktı. Salı akşamı, bir önceki belediyenin yaptığı çalışmalar ve restorasyonlar neticesinde ilçeye ve esasen bölgeye kazandırılan, hatta seçim kampanyasında Timur Bey’in “israf” diye eleştirdiği tarihi konakta görüşme gerçekleşti. Burada yapılan anlaşmaya göre Timur Bey fabrikatör Aydın Bey’in para işlerine bakan Namık Efendi’nin kızını belediyede iyi bir müdürlüğe alacak, fabrika patronu Aydın Bey de un ve yumurta tedariğini Sadri Bey’in değirmeni ile çiftliğinden yapacaktı. Ayrıca fabrikanın şehir yoluna bakan tarafına, zaten kamyonetlerin gide gele kendiliğinden açtığı yolun üzerine asfalt atılacak ve belediye işleri de fabrikaya verilecek, satın almalar oradan yapılacaktı. Sadri Bey’in kardeşinin giyim, gıda, hırdavat malzemeleri ile mobilya da olan ilçenin tek alışveriş marketiyle belediye ve fabrika sözleşme yapacak, çalışanlar “yeni” diye reklam yaptıkları ürünleri buradan almaları teşvik edilecek, ayrıca her müşteriye taksit miktarlarına göre aylık belli bir faizle hesap açılacak, bu suretle ilçenin parası da “emin ellerde” toplanacaktı. 

***

Fatih, seçim sonrası ilçeden ayrılalı, doğrusu ayrılmak zorunda kalalı neredeyse on yıldan fazla olmuştu. Şehre göçmüş, orada reklam metni yazmış, radyolarda programlar yapmış, kitap satmış, dergi basmış, organizasyon – sunuculuk filan derken iyi kötü bir yol tutturmuştu. Ancak inadından vazgeçmiyor, “ilçede kaybettiysek biz de şehri alırız” diyerek yeniden ve yeniden söz veriyor, namazlarında dualarına dualar ekliyordu. Bu arada yıllar ülkenin de havasını değiştirir gibi olmuştu. Ankara’nın suları farklı akmaya, rüzgâr başka yönden esmeye başlamıştı. Hele ki bu Anadolu şehrinin seçim meydanı olan Karapınar Meydanı’ndaki Aynalı Kahve’nin duayenleri “Yeni bir adam çıkmış! Çok başkaymış! Çok yiğitmiş! Şiir okudu diye hapse atmışlar adamı be! Halbuki ne çok çalışıyormuş. Ne çöp bırakmış, ne koku! Su da getirmiş! Şimdi hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış! Yeni parti kuracakmış” diye yorum yapmıyorlar mıydı?!

Birkaç yıl sonraki belediye seçimlerinde, bu kez uyumadı. Yetiştirdi yazılarını. Sabah namazını da kaçırmadı, hatta seçim sabahı ekiple birlikte şehrin manevi büyüklerinin olduğu semtteki külliyede kıldılar namazı. Ardından görevli oldukları okullara dağıldılar. Akşam olup da sonuçlar açıklandığında günlerin yorgunluğu gözlerden akan mutluluk yaşlarıyla yıkanmış, arınmış ve işte İbrahim Hoca belediye reisi olmuştu. Yirmi yıl önce ilçede kaybettikleri seçimi, bu kez şehirde kazanmışlardı. Ancak bitmemişti, bilakis şimdi başlıyordu her şey. Çok iş vardı. Vakit işten azdı. Gidilecek yollar vardı. Çalınacak kapılar, tutulacak eller, silinecek gözyaşları… İki yakası ayrılmış beldelerin arasına çekilecek köprüler… Garajdan bozma yerlerde bir kilim iki battaniyeye sarılmış hayatları ısıtacak ateş… Alevleri arşı titreten sancıların harlarını söndürecek sular lazımdı şimdi. Koştular.

***

“Hilâl! Sensin!” “Fatih! Sen!” “Dünya küçükmüş bak! Ne küçükmüş hem! İnanır mısın, şu yukarıdan Beşiktaş’ı sokak sokak indim de her cami mi tamirde olur!? En son buraya, Ortaköy’e geldim, burası da restorasyonda ya hiç olmazsa şu kenarda yer açmışlar. Hem bu Boğaz! Demek seninle karşılaşacakmışız da burada yazılmış ikindi namazı. Mücahit ağabey nasıl? Mücahit ağabeyle ilçeden kovulduk ama bunda da böyle bir hikmet varmış demek. Yıllar geçti ve şehri aldık. Bak o şimdi bölgeye de hitap eden bir basın grubu kurdu. Niyetine, gayretine de şahidiz. Biz de şehirden İstanbul’a gidip gelmeye başladık böyle. Herhalde kitap bu güze yetişir.”

“Çok şükür iyiyiz. Babam da iyi. Ben de öyle bir gezmeye geldim İstanbul’a arkadaşlarla. Nasibe bak. Seninle burada karşılaştık. Evet ya! Sizin parti o zaman seçimi kaybetti de her birimiz ilçeden ayrılmak zorunda kalmıştık. Ne çok baskı yaptılar o vakit. Belediye bir yandan, fabrika bir yandan. E tabi hepi topu üç mahalle! Herkes birbirini tanıyor. Ahali de elbet onlara teslim oldu. Kolay değil. Kimi ev vermek istemedi, kimi yolunu değiştirdi. İşten atarım dediler, sürerim, sürgülerim derken… Ama babam sana çok kızgındı o vakitler. Bir yazı varmış, yetiştirsen ilçede tüm hava değişecekmiş. Uyumuşsun ve kaçmış vakit. Neydi ki o yazı Allah aşkına? Küçücük ilçe alt tarafı!”

“Öyle be Hilâl. Aslında yazı yetişmişti de son cümleyi bir türlü toplayamadım o gece. Azıcık gözlerimi dinlendireyim derken dalıvermişim. Yazı yetişseydi, fabrikanın ilçenin tarım suyunu nasıl kirlettiği ve bu yüzden hektarlarca alanın atıl olduğunu, ayrıca sabaha karşı yayılan kokunun da yine fabrikadan kaynaklı olduğunu filan somut delillerle patlatacaktık. Olmadı. Son cümle… Lakin… Belki de uykuya teslim olmayı ben arzuladım. Çok dua ettim Hilâl. O anlarda çok dua ettim, beynim zonkladı, göğsüm daraldı, içim bulandı. Hayırlısını isteyebilmeyi istemeyi niyaz ettim. Bir yanda davam vardı. Mücahit ağabey vardı. Fakat öte yanda…” Bir sessizlik oldu. Hilâl tekrar sordu: “Öte yanda ne vardı Fatih?”

“Sen vardın Hilâl! Bizim bilgilere ulaştığımızı öğrenmişler, gündüz beni arabayla sıkıştırıp tehdit ettiler. Kendimden korkum yoktu, fakat seninle tehdit ettiler. Teline zarar gelsin ister miydim? Mücahit ağabey ne yapardı kızına bir şey olsa, ona da diyemedim!?”

Sonrasını içinden söyleyebildi. Dudakları sustu: “Seni bu kadar sevip de yalnız sineme sırlayıp emanet ederken, teline zarar gelsin ister miydim, ben ne yapardım?”

Paylaş