Kuyu

Ali’nin dikkat çekmek gibi bir gayesi yoktu ancak kendini elinde olmayan bir hâlde açığa vuruyordu. Zira geceleri bir minder ve bir de tespihle yalnızca sobanın ateşinden vuran ışığın oynaştığı tavana anlattığı derdini, kendisi ve kitapları dışında bir de kalemi çekiyordu. Bu yüzden insana rast geldiğinde bu açık etme kaçınılmaz oluyordu. O gece telefonuna gelen mesaj hem şaşırttı hem de gıyaben kurulmuş bir divanın hükmünden muvaffakiyet nişanı gibi zihninde yeni yollar açtı. Bu yollar, ufuklara inkılap etti mi, henüz bilemiyordu. Mesaj, şehrin büyük gazetelerinden birisinin genel yayın yönetmeni olan Nazım Bey’den geliyordu. Nazım Bey, gazetesinde köşe yazmasını ve teklif ediyordu. Bu hem bir haz hem de bir huzursuzluk hasıl etmişti ruhunda. Şehrin dengeleri buna nasıl müsaade ediyordu? Oysa kendini sisteme muhalif diye tanımlamıyor muydu? Daha öncelerde de pek tabii bu yönde yazılar yazmış, sessiz ancak derinden etkileri ile pek çok insanın hem vicdanını okşamış hem de şehrin merkezine, varoşlardan dahi mesajlar yollamayı başarabilmişti. Şimdi nasıl oluyordu da “şehrin sahibi olan” sistemin bir platformu, kendisine böyle bir teklifle geliyordu? Mesaja bu gece cevap vermemeye karar verdi. Ertesi gün -zaten mesai diyebileceği bir işi de yoktu- evden pazarlama işini yapmaya çalıştığı şirketin işleri bittiğinde, istişare etmek üzere Emir’le buluşmaya karar verdi. Emir, Bursalı bir ailenin çocuğuydu. Ailesi yıllar önce Bursa’dan buraya göçmüş ve Emir de burada doğmuştu. Eski bir Anadol-pikapla seyyar satıcılık yaparak başladıkları iş, şimdilerde şehrin değişik bölgelerinde ikişer üçer katlı mağazalara dönmüştü. Züccaciye, mutfak eşyaları, mobilya… hatta bazı hırdavat malzemeleri de vardı. Fakat Emir, adını aldığı Emir Sultan ikliminden ayrılmamaya çalışan bir aile terbiyesi ile büyüdüğünden mümkün olduğunca tevazu davranmaya ve alçak gönüllü yaşamaya gayret ediyordu. Tabii yine de şık otellerde gerçekleşen düğünlerden, özel konuklu mevlid merasimlerinden ve İstanbul’da, Ankara’da ya da diğer çevre şehirlerde gerçekleşecek “aile dostu iş yeri açılışları”ndan kaçamıyordu. Beri yanda Ali’den de muazzam etkileniyor, tüm bu sosyal alan içinde kendi kaotiğini her gün zihninde neşrediyor, siliyor ve tekrar yazıyordu. Ali ise liseye kadar kasabada büyümüş, daha sonra sınavla kazandığı iyi bir şehir kolejine gelmek durumunda kaldığından son sınıfa kadar yine kasabadan her gün geliş gidiş yapmıştı. Bu durumun sosyal yüklerini, hafta sonları sınıf arkadaşları ile sinemaya gidemeyip akşam ders çıkışları da bilardo turnuvalarına katılamayarak, hatta sabah merkezdeki Taş Fırınlar’dan okul arkadaşlarının aldığı taze sıcak simitler sınıfta kokarken onun akşamdan evde hazırlanan kokusu çoktan gitmiş bazlama içine domates paketlerinde çekmişti. Nihayetinde İzmir’de üniversite okuyup mezun olunca da tekrar bu şehre dönen orta direk bir ailenin çocuğuydu. Üniversite okurken kasabalarına biriktirdiği bilinçaltı tüm hesaplarını da mümkün olduğunca görmeye çalıştı. Hareketli hayatıyla pek de istikrarlı bir düzen kuramayan ancak çocuklarından ve eşi -Ali’nin annesi-nden hiçbir fedakarlığı esirgemeyen bir esnaf baba ile riski, kaosu ve anilikleri sevmeyen memur bir annenin çocuğu olarak bir yanı devlet sükuneti diğer yanı mücahit aksiyonu bir erkek evlat olup çıkmıştı Ali. O’nun da tıpkı Emir gibi kendi içerisinde mücadeleleri olsa da gerek babasının vefatından sonra üzerine gelen hayat, gerekse babasını defnettikten sonraki akşam namazıyla şafağı söken yeni ömür, tahayyül faylarındaki depremlerin yekûnü pek çok taşın da hanesine oturmasını temin etmişti. O günlerde Ali, gerek iyi bir işi olmayışı konusu gerekse yazılarının şehir gündeminde kendi kütlesinden daha önde koşması hülasasında eve çekilmiş, kitaplara gömülmüş ve bulabildiği kadar para ile seyrek de olsa tek tük arkadaşlarıyla bir, en fazla iki çay içecek kadar kahvehaneye çıkar olmuştu. Nazım Bey’in mesajından sonra Emir’e durumu bildirdiğinde, Emir pek samimi bir heyecanla “kaçta, nerede buluşuyoruz?” dedi. Ertesi günü öğle namazından sonra külliyenin alt sokağındaki Yeşilçam Pastanesinde buluşmaya karar verdiler. Pastane, kurucusu Alaaddin Efendi’nin oğlu ve torunlarınca devam ettiriliyordu. Hatta orijinal düzeni bozmadan iki kitaplık ve üç beş masa ile yeni içecek ve pasta çeşitleri de eklemişlerdi. Mobilyalar, aynalar, saat ve vitrinler orijinaldi. “Nereden esmiş ki bu teklif Ali abi?” -Emir, Ali’ye “abi” diye hitap ederdi-  “Bilemedim. Açıkçası insan fıtratı mutlu oluyor fakat şehrin sistemi malum. Buranın sahipleri var. Sanayicisi, belediyeleri vs. Bu Nazım Bey de başkana yakın. Yani bunlara muhalifiz. Bizi yem etmesinler?”

“Ama biz ahdetmedik mi abi? Işıklı caddeleri, Bebek sahilini, Arnavutköyü, Aşiyan sırtlarını, Kabataş’taki manzarayı, Kadıköy iskeledeki aşkları, Karanfil’deki parlak ciltli kitabı, Setbaşı’nda, Konak’ta içilen kahveyi zaten yazıyorlar. Biz yukarıdaki karanlık sokakları da yazmayacak mıydık? Sabah siyahında buz üzerinde servise yetişme telaşında koşan ablaları, makine tezgahının yanında kalp krizi geçiren ağabeyleri, uyuşturucu bağımlısıyken bir çeşme başında tanıştığı birinin davetiyle dergaha gidip de her günahı terk ederek dünyadan geçenleri, öksüz torunlarını okutan nineleri, serseri oğullarının hatalarından gelinlerine olan mahcubiyetlerini kapatmak için on kişilik eve tek Bağ-kur maaşıyla bakıp bir Bafra cigarasından başka eğlencesi olmayan dedelerin ızdıraplarını… hatta bazen de dünyanın tüm varoşlarını… söylemeyecek miydik? Bana soruyorsan, ben yaz derim abi. Gel de geleyim, canlı yayına çıksan bile yanında dururum. Unuttuk mu; yer, gök ve arasındakiler eğlence değil! Bırak, birisi pişman olacaksa bu sistemciler olacaktır! Biz konuştuk, sen yazdın diye!”

Tam bu esnada Ali’nin telefonuna bir mesajla fotoğraf geldi. Hususi poz verseler ancak bu kadar koyu ve samimi bir istişare fotoğrafı olamazdı. Emir’le ortak arkadaşları Kerim’di mesajı atan. Fotoğrafın altına bir de şunu yazmıştı: “ooo, hani siz evinize çekilmiştiniz Ali Bey! Emir Bey olunca Yeşilçam Pastanesi de yakışır tabii size! Ne de olsa zengin çocuğu! Sen de aydın adamsın vesselam!” Ali önce sapsarı sonra kıpkırmızı kesildi. Emir sakinleştirmeye çalıştı: “Boşver abi, bu zanlar olmasa zaten bizim mahalle böyle dağınık olmazdı. Ne yaptığımızı ne niyette olduğumuzu Allah biliyor, keşke Barış da bilseydi. Bilse yapmazdı ya…” “Haklısın Emir. Tamam, teklifi kabul ediyorum.” dedi ve Nazım Bey’i aradı: Nazım Bey, ben Ali. Ali Çaykara. Teklifinizi kabul ediyorum, karşılığında da herhangi bir ücret talep etmiyorum.”

**

Haliç’teki törende sunucu anons etti: ““yılın hareketi” ödülü, Ali Çaykara’nın genel yayın yönetmeni olduğu Varoş Dergisi!”  Ali Çaykara tören bittikten sonra salondan çıkmıştı ki karşısında Emir’i gördü! Sarıldılar. Kucaklaştılar. “Emir’im, konuşmada burada mıydın?” “Yok ağabey. Yeşilköy tarafında işimiz vardı. İstanbul malum. Tekstilkent civarı yol bir tıkandı. Şükür buna da! Sana çıkışta da olsa yetiştim.”

Konuşmaya yetişebilseydi Ali’nin ağzından şunları duyacaktı Emir: “Anadolu’nun o güzel şehrinde, bir Yeşilçam Pastanemiz vardı. Yıllar önce, tüm bir hengamenin içinde kendi afetlerini de yüreğine basıp üzerindeki tüm etiketleri peri masalı gibi evindeki portmantonun askısında bırakarak bana yoldaş, hâldaş olan Emir kardeşimin verdiği cesaretle şehrimizde, hem de o dönemki sistem sahiplerinin bir kanalında yazıp çizmeye yürek verdik. Yerelde olunca buna mecburduk, emekçi edebiyatı yapanlar sahnenin dışındaki perdelerin arkasında hep hani şu Beyoğlu’ndaki Şişli’deki 19. Yüzyıl ecnebi vakıflarının bugünkü torunlarıyla aynı gardıroptan giyiniyorlardı. Dolayısıyla bizim mahallenin sancılarını düşündük ki en yüksek buradan söyleriz taşrada. Öyle de yaptık. Genel yayın yönetmeninden çok daha fazla okunur, izlenir olduk. Tabii uyandılar. Bizi kovmaya hem cesaret edemediler hem de gönülleri el vermedi, zira toplumsal tepki reklam almalarını filan keserdi, para kazanıyorlardı. Ancak öyle zorluklar çıkarmaya, psikolojik harp yaşatmaya başladılar ki… Kendimiz gidelim diye uğraştılar. Tam da o günlerde Üsküdar’dan bir telefon geldi. Bir vesileyle yazılarımızı ve programları takip eden Hacı Seyit Ağabey (Allah rahmet eylesin) bizi davet etti. Taşrada yaptığımız formatı, daha donanımlı bir alt yapı imkânı yanı sıra, dil ve gönül birliği olacağına inandığımız güvenle buraya taşıdık. Emir, aile şirketini bırakamadı tabi. Fakat duasını hep hissettim. Ve işte buraya kadar geldi hikâye ve biz geçtiğimiz yıl Çad’da dergimiz adına bir kuyu, su kuyusu yani… ve kütüphane açtık. Sağ olsunlar, bu hareketimizle ödülü bizim omzumuza vebal yükleyen iradeye de teşekkür ediyoruz. Allah mahcup etmesin…”

Paylaş