Asr-ı Seferî: Mürekkep
Okul bitmek üzereydi. Bir hâldir aldı Orhan’ı.
Beş vakit namaz kılmak yetmiyordu Orhan’a. “daha” diyordu, “daha”. Şu konservatuara girmişti ya bir kere, ah girmişti işte bir kere. Olsun. Yapmak zorunda değildi ya bu mesleği. Zaten Türkiye şartlarında da çok iç açıcı tarafı yoktu gün itibariyle. Sen kalk, bozkırdan gel İstanbul’a, heves işte, konservatuar oku. Hey gidi Orhan hey! En son yaz tatilinde gittiği teyzesine ve teyzesinin çocuklarına belli etmişti aslında hâlini. Belli etmek için değil de, içinden geldiği gibi çekilip bir odaya… Yalnız kalmaya meyil ederek. Hâlini arz etmişti işte. Orhan, üniversiteye girdiği yıllardaki Orhan değildi. Belki babasının ani ölümü etkilemişti, belki okuduğu kitaplar, belki arkadaş çevresi… Ezcümlesi farklıydı lugatının artık.
Mezuniyet töreni yaklaştı. Eline güğümü alıp da yaz tatillerinde köyde türkü söylettiği ablaları, genç teyzeleri, emmi dayı akraba çocukları şimdi “meşhur sanatçı olup TRT’ye çıkacak, meşhur artistlerin ardında çalacak” dedikleri Orhan’ı bekliyorlardı. Oysa, bozkırdan gelen Orhan yoktu.
Mezuniyet geldi. Mezun oldu Orhan. Şimdi iş vaktiydi. Eniştesinin dediğine bakılırsa o ışıl ışıl kıyafetler içerisinde salonları inleten, konserlerde binlerce insana şarkılar söyleyip paraya para demeyen sanatçıların ardında çalmak hayalden öte hayaldi. Orhan üniversitede kalıp hoca olabilse, yahut bir bankada ya da postanede gişeci olsa, İzzet Bey’den yardım istense de belediyeye girse hepsinden iyiydi. Bu halde kız veren de olmazdı. Oysa Orhan’ın gönlünde başka sevdalar vardı gayrı. O da vazgeçmişti konservatuardan, doğru. Ancak kitap yazabilir, dergi basabilir, hatta kitapçı açıp orada gül suyu bile satabilirdi. Hür yaratmıştı zira Allah. Düşünce doruklarında derinleşmek istiyordu. İçi içine sığmıyor, ince bedeni sanki ruhunu taşımıyordu. Bu kapital emperyalizm ile böyle bir duruşta savaşacaklarına karar vermemişler miydi hem Kemal ile?
Kimselere duyurmadan ve dahi yük olmadan Ankara’ya geçti, daha mezun olduğu günün ertesi. Orada liseden sıkı dostu Kemal vardı. Kemal de Ankara’da işletme okumaya gitmiş ve okul bittikten sonra ekmeğini kazanacak, kirasını ödeyecek ve hayatını idame ettirecek kadar bir iş bulmuş, bu sayede Ankara’da kalabilmişti. Ankara’da kalmak, Hacı Bayram eteğinden ayrılmamak, Tacettin Sultan’ın gölgesinde durmaktı onlar için. Ankara’da kalmak, kaldırımda biriken karların üzerine “elif” çekip dimdik bir hayata sözleşmek demekti. Şimdi Orhan’a da bir iş bakacaklar, hem kirayı ve ev masraflarını paylaşacaklar ve hem de kendi yollarında yürümeye devam edeceklerdi.
Orhan, inşaat malzemeleri satışı yapan büyük bir şirketin ilanını gördü. Bir başvursa iyi olurdu. Kemal eyvallah, liseden sıkı dostuydu, kardeşi gibiydi, kapısını açmıştı ama… Böyle geçen her saat de sanki ona yük oluyordu ve bir an önce bir iş tutmalıydı.
Bu şirketle anlaştı. Pazarlamaya çıkacaktı. Gerektiğinde depoda da çalışacaktı. Sezonluk mallar geldiğinde kamyonların boşaltılması, malzemelerin yerine yerleştirilmesi, müşterilere teslim ederken destek olunması gibi konularda da “tamam” dedi.
Bir ay, iki ay… Derken güz… Kış geldi. İşler yavaşlamış, geceler uzamış, günler de uzun yaz vakitlerden sonra sanki kendilerine çekilip dinlenmeye koyulmuşlardı. Gün geç ağarıyor erken kararıyor, yatsıdan sonra soğuk olan sokaklar da sessizliğe çekilip isteyen herkese müstesna bir dinginlik sunuyordu. Depoda kalıp dışarıdan gelecek malların indirileceği günler, gün yüzü görmemiş küfürlerle vakit geçiren ve büyük su bardaklarında içilen çayla çatlamış ellerini ısıtan Cemil ve Zeki’yi izliyor, içinden onlara çaktırmadan zikir çekiyordu. Elbet bu akşamların da bir hikmeti vardı fikrince. Günler böyle geçiyordu.
Az biraz para atar olmuşlardı köşeye. Para biriktirip o kitapçıyı açacaklardı. İki üç de masa atıp çay kahve de satacaklardı. Düzen oturmaya başlamıştı. Rica minnet Kemal’in üniversiteden arkadaşlarından nazlarının geçtikleri ve imkânı olan arkadaşlarının bilgisayarlarında yazılar yazıyorlardı. Hatta bazen de iş yerinde öğle arası diğer çalışanlar kimi yemekte kimi çayda kimi muhabbette iken sessizce yazıcıdan çıktı bile alıyorlardı.
***
Bir bayram tatili geldi. Nedendir, Orhan içinde bir hasret hissetti. “Birkaç gün gitsem memlekete, mezarlığı ziyaret etsem, teyze çocuklarını da özledim aslında, görüşsem” diye iç geçirdi. Biraz kendi parasından biraz da Kemal’den borçla otobüs bileti aldı. Yol boyu kitap okuyacaktı. Ancak etrafı izlerken; tarlaların, ağaçların, dağların zarafeti belki ciltlerce kitap yüklüydü. İzledi öylece. Derken kitap elinde kaldı. Yol bitti. Otogarda indiğinde içi ürperdi. Rahmetli babasının okula gönderirken, askere uğurlarken ardından el sallayışları… Uğurlamaya gelen akrabalar. Aslında yıllar, hatıralar… Bir devirdi otogarda mıh gibi göğsüne yapışan.
Toparladı kendisini. Öğle vakti son demlerine gidiyordu ki hemen otogar mescidinde abdest tazeleyip namazını kıldı. Şimdi seferî miydi yoksa yerli mi? Bir an tereddüt etse de… Kıldı namazını.
Doğrudan teyze oğlunun evine geçti. Arefenin bir gün öncesiydi. Şehir dışından eş dost gurbetçiler gelmeye başlamış ve sokaklarda farklı plaka araçlar da yer etmişlerdi. Çok oturamadı teyze oğlunda. İkindin sonrası köye gidecek olan akrabalardan Mustafa ile Hilmi kardeşlerin arabasında yer olduğu söylendi. Onlarla beraber köye geçti. Köyün meydanında araçtan indi. Köyde kalan tek büyükleri, en büyük amca oradaydı. Elini öptü ve birlikte mezarlığa yürüdüler. Yürüdükçe heyecanlandı. Yürüdükçe yüreği büyüdü. Adımları hızlandı. Sanki bir bahar kokusu… Sanki kuş cıvıltısı. Ne güzeldi. Babasına gitti. Dedelerine… Hala… Diğer akrabalar. Ve işte mezarlığın tam ortasında kalan sarıklı mezar taşı ile… Müftü Mustafa Mehmet Can Efendi. Babasının dedesi idi. Amcası anlatmaya başladı. “Trabzon Çaykaralı. Cumhuriyete geçtikten sonra, ilçenin de ilk müftüsü olmuştu. Alim adamdı. Titizdi. Adildi.” Buraya kadar zaten çok kez dinlemişti. Ama o gün amcası ilk kez duyacağı bir şey daha söyledi: “Üç el yazması kitabı vardı ya, birisi ilçe müftülüğünün kütüphanesindeki özel bölmede muhafaza ediliyor, diğer ikisi kayıp. Söylene gelenlere bakılırsa, büyük ilimler saklıydı kitaplarda.”
Trabzon’dan bozkıra gelişin izleri, bir aşk ile düşülen yolların bakiyesi cefalar, çekilen çilelerde hicran hicran mürekkep olup akmış ritmi vardı belli ki. Gitti, dua etti ve çöktü mezarın başına. Öylece baktı. Baktı. İçine bir ateş düştü. Ne kadar gerisinde kaldı acep Mehmet Mustafa Hoca’nın. Tam dalmıştı ki tepesinde bir karga öttü ve sıçradı. Toparlandı. Ayrıldı mezarlıktan.
O geceyi köydeki amcasının evinde geçirdi. Hem hatır aldı hem dinlenmiş oldu. Gece boyu köy evinin küçük camından mezarlık tarafında kalan gökyüzünü izledi. Bozkırdan Ankara’ya dönmedi, kendine bir gün daha verdi ve Bursa’ya gitti. Yüreğine Bursa düştü sebepsiz. Orada hem öğrencilik yıllarında tanışıp birkaç sayısında yazılar da yazdığı derginin kurucusu ve yayıncı arkadaşı Yunus ile görüşecekti, hem de Kozahan, Ulucami, Tophane, Emir Sultan ziyaretleri yapıp şöyle ruhuna bir sefa sunacaktı. Yunus ile Kozahan’da buluştular. Birer sade kahve içip eski günlerden konuştular. Bugüne dair sıkıntıları, yarın için niyetleri hasbihâl ettiler. Yunus sohbet esnasında, buralarda bir kütüphane olduğunu ve bir bölümünde el yazması eski eserlerin de bulunduğundan bahsetti. Bir an içi sızladı Orhan’ın. “Ah!” dedi, “Mehmet Mustafa Can Hoca dedem… Kim bilir nerede senin sancıların, aşkın, kalemin, mürekkebin… Bende vukuu eden bu yazı aşkı da senden gelen fıtrat benzerliği mi acaba?”
Kalktılar. Emir Sultan Hz’ne doğru yürüdüler. Doğrudan Pir’in huzuruna geçtiler. Dualar ettiler. Az sonra avluya çıktılar. Yunus biraz müsaade istedi, hemen ileride bir arkadaşının dükkanı vardı. Buraya gelmişken beş dakika uğrayıp hem bayramını tebrik edecek hem de ufak bir iş için danışacaktı. On – on beş dakika kadar sürerdi. Orhan arka taraftaki kabristana doğru yürüdü. İzlemeye başladı. Suskunlardı oradaki ahali. Suskunlar olarak sultan-ul vaizin makamındalardı hasılı aslın. Bir amca bitti bu sırada yanında. Beyaz sakalları, sade fakat temiz ve zarif kıyafetleri ile hoş bir kokusu vardı. Selam verdikten sonra “şu aşağıdaki kütüphaneye mutlaka uğra. Çok güzel eserler var” dedi Orhan’a. “Haydi sağlıcakla” dedi ve uzaklaştı. Orhan düşünmeye başladı. Tam dalmıştı ki yanındaki ağacın tepesine bir karga geldi. Öttü, öttü, öttü. Hey gidi bilge karga!
***
Döndü Ankara’ya. Teyze kızı Ayla’dan bir mektup geldi. İmam Hatip’ten arkadaşı ve hem de komşuları olan Hicran adında çok iyi bir kızdan bahsediyordu Ayla. Eş dost akraba destek olurdu. Hayırlısı ile nikâh yapılsaydı, güzel olurdu. Hicran, Orhan’ı çocukluktan tanıyordu. Gönlü razıydı. Orhan da Hicran’ı hatırladı, kabul etti. Memlekete gitti. Nikâh yapıldı. Hatta davetlilere yemek bile verildi. Ankara’da bir süre kaldılar. Derken, Orhan’ın çalıştığı şirket küçülmeye gitti. Orhan da işten çıkarılanlardandı. Orada burada iş tuttu. Yetmedi. Para yetmedi. Konya’ya geçtiler. Biraz da orada deneselerdi. Rezzak olan Allah elbet onlara da rahmetini esirgemezdi. Konya’da bir erkek evlatları dünyaya geldi. İsmini Ahmet koydular. Günler geçiyordu. Hicran evlere temizliğe gidiyor, Orhan da yayınevlerinden aldığı kitapları ve anlaştığı bir dükkândan temin ettiği gül suları ile tespihleri satıyordu. Havalar soğudu, yün çorap da satmaya başladı. Bir apartmanın hayırsever sakinleri kabul etti, bodrum katında iki göz, mutfak ve banyodan ibaret bir yere sığınmışlardı. Güçleri yeterse kira da veriyorlardı üç beş…
***
Günler geçti. Yıllar geçti. Hicran’ın babasının tek katlı iki göz bahçeli evlerine bir müteahitin talip olduğu ve apartman karşılığında iki daire vereceği söylendi. Bir vakit şehrin dışında kalıyor diye pek çoklarının gidip gelmeyi aklından dahi geçirmediği bu mahalle, şimdilerde şehrin gözde semtlerinden birisi oluvermişti. Anne babaydı ya hasılı, bir daireyi de Hicran ile Orhan’a vermeyi istediler. Doğrusu ya, Hicran ve Orhan da yorulmuştu gurbette. Ahmet büyümüştü. Üniversite çağı gelmişti. Döndüler memlekete. Yerleştiler eve. En azından bir evleri olmuştu. Ancak Hicran ev temizliğine gitmeye devam ediyor, Orhan da eski ticaretini sürdürüyordu. Kayınpederi sigorta primlerine destek oluyordu. Bugünlerde Orhan’ın içine yıllar önce düşen Mehmet Mustafa Can dedesinin ateşi körüklenmiş, imkanları da kısıtlı olduğundan nihayetinde el yazısı ile kitap yazmaya karar etmişti. Üç yıl kadarlık kısa sayılmayacak bir süre sonunda kitabı tamamladı. Üstelik temin etmek isteyen eşi dostu için de bir kırtasiye ile anlaştığını ve bilgisayar ortamına “tarama” dedikleri şeyle aktardığını, kırtasiyeciye ödenecek belli bir ücret karşılığında isteyenlerin çıktı alabileceğini de duyurdu. Mutluydu. Sonunda bir kitabı olabilmişti. Hamd ediyordu, Cenab-ı Allah bu kadarcık da olsa nasip etmişti.
Oğlu Ahmet de bildiği kadarıyla İstanbul’da Tarih bölümünde üniversite okuyordu. Ancak bu Orhan’ın bildiği kadarıydı. Ahmet, babasına söylememişti fakat yeniden sınava girerek konservatuara kayıt yaptırmıştı. Kader buydu ya… Şimdi İstanbul’da başka bir üniversitede konservatuar okuyordu.
Yazının üzerinde de bir yazı vardı. El yazması da zaten alın yazısıydı…
