Simya
90’lı yıllar…
Halil İbrahim, bir nebze olsun istirahat etme gayreti ile sessizce şu ağacın altına çöktü. Düşündü. Gitmekten başka çare yoktu. Buralarda iş yoktu. İmkanlar kısıtlıydı. Okul, hastane zaten sıkıntı idi. Evet, gitmeliydi buradan. Hiç olmazsa çocukları okula gider, kendilerini kurtarırdı. Elbet zordu gurbet. Buradaki yaylaları, balı, çimeni, bu kerpiç evi bırakmak kolay değildi. Büyük şehirde yabancı olmak, komşu edinmek, dost tutmak yeniden doğmak gibiydi. Belki çocuklar için daha zor olacaktı bu gurbetlik lakin Allah nasip eder de ömür verirse yirmi yıl sonra çok şükredeceklerdi.
İki gün sonra kasabaya bir vesait var dediler. Tebriz’e ve Batum’a ticaret yapan Adnan Ağa’nın arabası kasabaya gidecekti. Halil İbrahim, Adnan Ağa’ya gidip rica etti. Durumunu arz buyurdu. Adnan Ağa kabul etti. Dört çocuk, hanımı bir de yorganları ile üç çuvala doldurdukları eşyalar sırtlarında sabah namazı sonrası gün ağarmadan Adnan Ağa’nın söylediği gibi köyün dışındaki mezarlığın köşesindeki sundurmanın saçağına çöktüler. On – on beş dakika sonra Adnan Ağa’nın kamyoneti göründü. Çocuklar ve hanım kasaya çıktılar. Halil İbrahim de Adnan Bey’in yanına geçti. Kasabaya geldiklerinde şehre gidecek otobüs yazıhanesinin etrafında birkaç eşkıya kılıklı herifin gezindiğini gören Halil İbrahim yekten yönünü değiştirdi. Eşkıyalar onları fark etmesin diye çocuklarına “şu arka tarafta bir tır garajı var. Orada İsmail amcanız olur, benim çocuğum olduğunuzu söyleyin. Birlikte yürümeyin. Ayrı ayrı geçin. Hepiniz aynı kapıdan da girmeyin. Dikkat çekmeyin. Hanım, yorganları alamayız. Çok dikkat çeker. Biz de seninle şu çuvalları sırtlanalım. Soran olursa Acem işi çul çaput alıp köye gidiyoruz deriz. Biz de şu çarşı tarafından tır garajına gidelim, haydi!” dedi. Çocuklar ve hanımı dediklerini sonsuz bir hürmet ve itaatle yaptılar. Allah’ın yardımıyla hepsi farklı taraflardan usulca tır garajına seyirttiler. Vardıklarında, kulübe gibi küçük yazıhanenin içerisinde bir döküm soba yanıyor ve İsmail Efendi çay içiyordu. Bir elinde de şeker, ağzında kıtırdatıyor ve dışarıda kar içinde rızk arayan kargaları izliyordu. Yazıhaneye ilk önce Halil İbrahim’in büyük oğlu geldi. İsmail Efendi genç oğlanın Halil İbrahim’in oğlu olduğunu öğrenince hoş sefa deyip buyur etti. Peşine kardeşleri ve nihayet Halil İbrahim ile hanımı da geldiler. Bakır tepsi içerisinde hemen çayları hazırladı İsmail Efendi. Eskiden yeniden konuşup muhabbet ile hasbihal ettikten sonra Ankara’dan öteye, Bursa hatta İstanbul tarafa gidecek tır için istişareye durdular. Şoförler bu taraftan gece karanlığında yola çıkmayı pek istemezdi. Hem ağır kış hem eşkıya ve terör, yol emniyetini koymuyordu. İsmail Efendi, ertesi sabah Bursa’ya gidecek bir tır olduğunu söyledi. Ancak ufak bir mevzu vardı. Buradan ta oraya malum, tır su yakmıyordu. E yaktığı mazot da paraydı. Mazot meselesini söyleyip “ben az bi odun getirivereyim şu sobaya” diye yazıhaneden çıkan İsmail’in ardından, zaten her hâle hazırlıklı olan Halil İbrahim hanımına eğildi: “şu çıkıdaki altınlardan ver bakalım hele hanım” dedi. Hanımı yine itiraz etmeden ve kusursuz bir itaatle denileni yaptı. Çıkıdan çıkardığı altını beyine buyur etti. Ertesi sabah altın tırcıya verildi. Çocuklar ve hanım kasaya dizildi. Bu kez Halil İbrahim de tırcıdan müsaade isteyip kasaya, çocukların yanına geçti.
Erzurum, Sivas, Kayseri, Ankara derken… Ankara’nın ötesine geçildi. Bir yol lokantasında duran tırcı, buranın köftesinin çok güzel olduğunu, hem ihtiyaç giderip hem yemek yiyeceğini söyledi. Zaten Bursa’ya da az kalmıştı. Halil İbrahim de kasadan indi, etrafı keşfetti. Orada temizlik işi yapan genci gördü. “Gardaş, bura neresidir? Yakında kasaba filan var mıdır?” Hemen ileride zaten bir kasaba vardı. Temizlikçi gencin anlattığına göre işinde gücünde, Balkan göçmenleri olduğu gibi Kafkas göçmenlerinin de çokça olduğu bir kasaba idi. Anadolu’nun Doğusundan, Karadeniz’inden de gelenlerle birlikte, bağları, gülleri, envai çeşit kırçiçekleri misali muazzam bir bahçeyi andırıyordu kasaba. Halil İbrahim karar verdi. Bu kasabada yerleşeceklerdi. Tırcıdan müsaade istedi. Helalleştiler. Ayrıldılar.
Kasabaya çalışan minibüsler, hem mazot almak hem de böyle uzun yoldan gelen yolcu çıkarsa diye buraya uğrarlardı. Bu minibüslerden biriyle kasaba merkezine geçtiler. Son durak kasaba meydanı idi. Halil İbrahim kendi etrafında döndü ve çevreyi süzdü. Az ileride her halinden kendi memleketlisi olduğu belli bir çaycı gördü. Yanına vardı. Elinde tepsi ile acele hâlde etraftaki esnaflara çayları yetiştirme telaşındaki çaycıya “hemşerim, biz yeni geldik. Bak şunlar bizim çocuklar. Bi yol göstersen, ev tutsak, iş tutsak” dedi. Çaycı “hoş geldin hemşerim. Şu elimdekileri dağıtayım da konuşalım hele. Çağır çocukları. Şu benim ocağa geçin. Geliyorum hemen” dedi.
*
Sekiz, on, on üç hane derken artık neredeyse bir mahalle olmuş hemşerilerin olduğu mevkide iki göz bir ev tuttular. Mahalle muhtarına kayıt yaptırıp kaymakamlıktaki işleri de hallettikten sonra en küçük kızla onun büyüğü oğlanı ilk okula yazdırdılar. En büyük oğlanın artık okulla işi bitmişti fakat eli kasaplığa yatkındı. Kasaba eşrafının alışveriş ettiği bir kasabın yanına çırak verdiler. Onun bir küçüğü de lise çağındaydı ve motor meslek lisesine yazdırdılar. Halil İbrahim ve hanımı da kasabadaki fabrikalardan birinde işe girmişler ve böylece zor olsa da yeni bir hayat başlamıştı.
**
Yıllar geçmiş, Halil İbrahim ve hanımı emekliliği hakketmişlerdi. Üç numara Bursa’da üniversiteyi okuyup veteriner çıkmış, en küçük, kız Bursa’da üniversitede öğretmenlik okuyordu. Motor meslek lisesinden mezun olan oğlansa babasıyla annesinin girdiği fabrikada şimdilerde bakım şefi olmuş, büyüyen fabrika ve işlerle birlikte hem gelirini artırmış hem de iyi bir çevre tutmuştu. Mesleğini sertifikalarla bezemiş, hatta şirketi yurtdışında kursa da göndermişti. En büyük oğlan, kendi anne babasından ziyade yanına çırak girdiği kasabın huylarını almaya başlamıştı. Kasaba eşrafının, kasaptan alışveriş etmeleri de cemiyet ile kaynaşmasını kolaylaştırıyordu. Elinin yatkınlığı, müşterilere saygıda kusur etmemesi onun daha çok fark edilmesine neden oluyordu. Ancak patronunun cimriliği ve mal hırsı da çırağa aksetmeye başlamıştı. Cemiyet ile münasebetlerinden, bazen canı eve gitmek istemiyordu. Patronu da yaşlanmaya başlamıştı ve çocuğu olmadığından, evlatlık aldığı oğlan ve hanımından başka kimsesi yoktu. Oğlan da kasaplık yapmak istemiyor, büyük şehirlere gitmenin yollarını arıyordu. Kasap patron, yaşının ilerlemesiyle artan hastalıkları da baş gösterince artık dükkâna gidemez oldu. Evlatlık oğlu da dükkâna uğramayınca tezgâh Halil İbrahim’in büyük oğluna kaldı. Günler geçtikçe patronun hastalıkları ağırlaşıyor ve artık yataktan dahi zor çıkıyordu ki hanımı dükkânı satmaya karar verdi. Bunun için önce elbet çıraklarına teklif etti. Halil İbrahim’in oğlu az bir süre istedi ve akşam sofrasında haberi hemen eve sundu. Hanım Efendi eğer çırakları dükkânı alacaksa paranın tamamını peşin de istemiyordu. Belli sürelerle taksit yapmayı da kabul etmişti. Konu ailece uygun bulundu. Halil İbrahim Bey, biraz biriktirdiği parayı verecek ve her ay da ödemelere destek olacaktı. Zaten hanımı da emekli olduğundan ve oğlanların her biri iş tuttuğundan öyle büyük giderleri de yoktu. Kız bu yıl öğretmen çıkacaktı ve onun burstan kalan ufak tefek masrafları da bitmiş olacaktı. E kasap dükkanı da çalışacaktı, kendi kendisini bile öderdi. Karar kılındı. Kasap dükkânı alındı. Lakin artık patron da olan oğlan, bazı geceler bile çevre kasabalara gidip hayvan bakıyor, olmazsa büyükşehirlere geçip büyük marketlerle fabrikalarla görüşüp iş geliştirmeye çalışıyordu ki iyiden iyiye başka biri olmuş ve yüksek perdeden kendini işe kaptırmıştı. Soğuk bir güzün ardından kış gelmek üzereydi ki, bir gün önce akşam patron oğlan veteriner kardeşine “şu hayvanlardan birisi çok huysuz. Sütü iyi ama biraz daha artırsak. İyice de etlendi. Yarın evdesin, bir baksan da ilaç filan versek gerekirse” dedi. Veteriner kardeş ağabeyinin dediğini emir kabul eden bir saygı ile sabahtan bakacağını söyledi. Ertesi sabah, Halil İbrahim Bey kasabadaki kuyumcudan bir altın aldı. Fırından taze ekmek ve marketten zeytin de alarak eve gelmişti. Bahçede veteriner oğluyla selamlaştılar. “baba, abime diyemedim ama sanki biraz hırs yapıyor. Hayvanı rahat bıraksak daha iyi. Sen bir konuşsan, ben diyemedim, abimdir.” dedi. Halil İbrahim Bey “Allah’ın nizamı rızka kâfidir, ben konuşurum tamam oğlum” dedi ve içeriye girdi. Çayı demleyip kahvaltı sofrasını hazırlayan hanımına seslendi: “Hanım, bak hele. Sıcak ekmekle taze zeytin getirdim. Alıver” dedi. Hanımı geldiğinde poşetleri verdi ve “Al, şu da altın. Hani köyden geldiğimiz ilk gün senin altınını tırcıya mazot parası etmiştin. Allah senden razı olsun hanım. Bak, bugün Allah nasip etti, sen simya gibi vesile oldun bu yuvaya” dedi. Hanımı başını eğdi. Bükülmez bir sadakât ile gözünden akan iki damlayı sildi. “Sen bizim başımızsın bey. Asıl Allah senden razı olsun. Bizi korudun, kolladın, divane oldun. Başımızdan eksik olma çınarımız” dediği lahza veteriner oğlanın feryat eden sesi avludan işitildi: “Babaaaa! Anaaa! Yetişin, hayvan tepmiş ağabeyimi. Yetişin!”
Büyük oğlanın dün akşam “daha çok süt alır mıyız ki?” niyetiyle veteriner kardeşine “bakıver” dediği hayvan, ağabeyini tepmiş ve çamurun içine savurmuştu da kanlar içinde bırakmıştı. Hastaneye taşıdılar hemen. Dalağındaki zarın patlamasına ramak kala yetişmişlerdi ki birkaç hafta yattıktan sonra sağlığı yerine gelmeye başladı. Fakat ölümden dönen “patron”un ilk işi bu hayvanı satmak ve bir daha da böyle geceli gündüzlü hırslara tövbe etmek oldu.
Arslan Karadayı
14.02.2021
