Ranza
Ferhat ne zaman çocukluğunun geçtiği mahalleden bir tanıdığa rast gelse, içindeki uçurumlardan hep aynı şelaleler kükrer, aynı kayalar patlar ve hep aynı ağaçlar devrilirdi. Bu yüzden kaçar, tekrar kaçar ve hep kaçar ama yine de bir atlı karınca üzerinden düşer gibi sol ayağı kayar ve o çamur dolu dehlizin orta yerine yüz üstü batar, bazen de tatlı bir uykuya geçmişken sıçrayıp mekânsız bir zemine çakılırdı. O vakit, içindeki müstakil iki göz bir antre bir de mutfaktan olma evin kömürlüğünde saklanıp ağlayan bir çocuk uyanırdı. Çocuk ağlarken, yalnız kuyruğunu görebildiği fareler apar topar kaçarak en dar delikten geçerken sıkışıp çığırır, ancak yine de tavandaki tahtanın arasına sıvışmaya muvaffak olurlardı.
İşte yine o mahalleden bir komşusu metro durağından çıkmış, aheste adımlarla bu yana yaklaşıyordu. Ferhat’ı tanıması mümkün olmayabilirdi. Belki Ferhat da yabancı birini eski bir komşusuna benzetiyordu fakat an bu an olan olmuş, çoktan dar sokakta atılan son golün akşam ezanı başladıktan önce mi yoksa ezan başladıktan sonra mı olduğundan münakaşa başlamış ve henüz eve gelmeyen babalarının hıncını onlardan çıkaracak anneler “başlarım” deyip başlamışlardı onların topuna! İyi de, sokağın yokuş tarafında olan kalenin takımı aşağı kaleye beş avans vermişti, nasıl olmuştu da maç yine ezan başlarken atılan golün kaderine terk edilmişti. Bu nasıl bir maçtı ki yıllardır sürüyor ve işte Ferhat yine bu koca şehrin ortasında düşüp dizini yarıyordu.
Eski komşusu diye vehmettiği yabancı, Ferhat’ı fark etmeden yürüdü ve gitti. Ferhat metro istasyonunun çıkışından bir an önce uzaklaşmalıydı zira burada ne çok insan inip çıkıyordu. Sanki herkes onu tanıyor ama o kimseyi tanımıyordu. Bir yere yetişecekmiş telaşıyla adımlarını hızlandırdı. Yetişeceği bir yer yoktu, çünkü yetişmek gibi bir derdi yoktu. Hem zaten yetişebileceği her şeye yetişmiş, “iyi ki”leri ve “keşke”leri çuldan lügat torbalarına doldurup ağzını da sıkıca bağlamıştı. İçindeki yorgun tambur hamd makamında çalıyordu. Torbaların ağzına iliştirmediği ellerini küflü demir halkalarla boyamış, yarılan avuç içlerine ve parmaklarına ısırgan otu sürüp susmuştu. Alt tarafı bir göç hikâyesi olacaktı ki o zaman görürdü felek, adam olmayı. Alt tarafı göç hikâyesi değildi. Üst tarafı buhurdandan tüten tütsülerle harmanlanıp çeşnilenmiş bir şark ve garp meselesi gibi ocağının orta yerine devrilmiş hırpalanmalar bahsiydi. Ferhat hayatının deliklerini yamadıkça, yamalar büyümüş ve roman olmuştu sanki lakin hokkası ayrı mürekkebi ayrı dertti.
Annesi, kendi üzerine bir dirhem yara serperken, Ferhat’ın üzerine bin dirhem arş devirdiğini bilmezdi. Sorsa şimdi, aksini diyecekti annesi, biliyordu. Annesine göre de onun üzerine bin yıllık arz yıkılmış, Ferhat pire yüküyle bu enkazdan sağ çıkmayı başarmıştı. Herkes haklıydı davasında. Herkes mağdur.
Babası. Annesinin, aşık olunca evini ocağını terk edip kaçtığı babası. “mükellef ilan oldu, gelin dediler” deyip de cehennemin deliğine giren dedesinden miras bir kara sevdanın alacasında kömür tozuna bulamaç olan kaderin takipçisi misal kalınca ocağın altında… Yani dedesi gibi babası da vefat edince çöken maden ocağının altında. Yerin üstündeki bunca çığlığın ağırlığından mıdır, yerin altında kalan ekmek… ve babasına kaçtığından dönecek evi olmayanın öksüzlüğüyle imtihanların en afilisinden tutuşturulunca annesinin eline yalnızlık nişanı. Hasılı dünyanın tüm irin yüklü gemileri binince üzerine kadının… ve kalınca bir başına çorak yerin meyvesiz ağacı gibi. Gitti komşu kasabada zengin bir adama. Ferhat’sız, evlatsız.
Ferhat.
Ferhat da Ferhat, Şirin de Ferhat o lahza. Çöktü ya otağ. Silindi ya sokak kapısından numaraları. Yazdırdı muhtar garipler yurduna. Bir ranzada hapsolunca ihtiyar çocukluğu, bayramlarda ziyarete gittiği bir tek babasının kabri. Aşiyan tepesi misal tefekkür tahtı, babasının mezar taşı. Ranza, uçsuz bozkırların yegâne barkı Ferhat’a.
Bacaklarına uzun dirgenler bağlayıp suyun altında gizleyen, Ferhat’ın dışarıdan izleyince suyun üzerinde yürüyor zannettiği büyücüler de musallat oldu garip rüyalarına, masallar anlatırken uyutup kesesini çırpan hırsızlar da. Ah etmedi. Biliyordu, ah etmeden de işiten, ah çektireni eyvah dedirten bir Var vardı.
Geçmez dediği ne varsa geçti, ölürüm dediği çok geceler sabaha erdi. Diplomat oldu Ferhat. Halen rüyalarında farelerin tavan tahtalarına sıkışıp çığlık attığı o evin içinde üşüse de bazen kombisi cayır cayır yanan bu lüks dairesinde…
Koşarak uzaklaştı metro istasyonunun önündeki meydandan. Elinde sapanla yine Ferhat kovaladı Ferhat’ı, çocukluk mahallesinden. Kaçan da korkan da kovalayan da… Ferhat, ranza mahallinden.
Arslan Karadayı
