Kafes

Safran sarısı bir gün, dilsiz nakkaşın dikim yerlerine ince gri biyeler çektiği tablo gibi akmamacasına gelip durmuştu katran kıvamında semtin ufkuna. Zira gazeteci Tahir, babasından kalma bahçe evine dadanan zarif gelinciği görmek için çıktığı avluda kalp krizi geçirip ölmüştü.

Adil, Tahir ölmeden evvel kahvede her gün birlikte tavla attıkları masaya oturdu. Gazeteleri karıştırmaya başladı. Televizyon açık değildi. Radyo çalmıyordu. Kahvedeki diğer masada oturan Adil dışındaki iki kişiden hiç ses çıkmıyordu. Duvardaki Kızkulesi tablosu dahil her şey sanki Tahir için yastaydı.

Sessizliği Adil bozdu: “Selim, baksana!” Sesi yılgın ve yorgun, hayli kırgındı. Ocakçı Selim, Adil’in yanına geldi: “Efendim abi?” Adil, Selim’in yüzüne bakmadan, işaret parmağının ucuyla masada daireler çizerek sordu: “Tahir’in yazdığı son üç beş yazının olduğu gazeteler duruyor mu? Eski gazeteleri atmıyorsun herhalde değil mi? Şu tezgâhın altında görüyordum…” Selim yorgun bir sesle “Evet abi, var. Dur getireyim bulduklarımı.” dedi ve tezgâhın arkasına gitti. Oradan seslendi: “Abi, son yedi gün var.” Adil “Tamam, getir sana zahmet kardeşim” dedi. Selim gazeteleri getirdi, Adil’in masasına bıraktı. Adil dışındaki diğer iki kişi sessizce izledi. Adil gazeteleri açmaya başladı. Sondan yedinci gün yazısını açtı önce. Cebinden kalem çıkardı, bazı satırların altını çiziyordu: “Bütün travmalarını iktisat üzerinden gören bir adam, esir olma tehdidi ile karşı karşıyadır. Zira esaret, kendinin zannettiği yemek masasının üzerindeki tabağın içinde duran mis gibi tarhana çorbasının şifasını görmeye müsaade etmez. Daha ziyade, masanın altındaki ahşabın cilasını hesap etmeyi teklif eder. Hatta önce teklif eder, sonra bunun bir gereksinim olduğuna alıştırır ve tutsaklığa bağımlı hâle getirir. Bakınız dünya üzerindeki pek çok emir, İngiltere Kraliçesi öldü diye milli yas ilan ettiler. Zorları ne bu adamların?”

Sondan altıncı gün yazısını açtı ve yine çizdi: “Toplumu ‘sosyal medya’ ve ‘gerçek hayat’ diye iki dikey, ‘taşra’ ve ‘kent’ olmak üzere de iki yatay platformda bir düzleme yerleştirip düzlemlerin kesişim noktalarından tek tip insan formları üretmeye çalışıyorlar. Tedbir ve korunmayı, konfor dehşetine evirmeye muvaffak olmalarında, pandemi sürecindeki ‘toplumu düzleme’ kabiliyetleri yadsınamaz.”

Sondan beşinci, dördüncü, üçüncü ve ikinci yazıda peş peşe yeni yapılacak baraj ihalesi ve ilgili konular bahsinde yazılar vardı. Sıra son yazıda idi. Adil son gazeteyi eline aldı ve rahmetli Tahir’in yazısını okumaya başladı. Yine birkaç satırı çizmeye başladı: “Ofisin penceresinden gördüğüm ağacın yaprakları yine sararmaya başladı. Şimdi kim bilir nerede hangi kuş, kışın derdine düşmüştür. Uçmak da yetmiyor demek. Yekûn bir eylem karın doyurmak. Fakat menzilin merkezinde karın doyurmak olursa belki bir kafes, iki yemlik bir suluk da yeter. Kendi güzel, sesi güzel muhtelif kanaryalara bak! Bir de kargayı gör. Gör ama! Misal ben bir kum saati tahayyül ediyorum. Karga yukarıdan kumu salıyor, kanarya bombelerin boğum noktasına kaptırmış gagasını, sesi yetmiyor! Vaktin düğüm noktasında sıkışmış üstelik!”

O lahza süratle gelen bir güvercin kahvenin camına çarptı. Gürültüyle irkilen Adil iradesizce bağırdı: “Allaah!” Sonra etrafına baktı. Kahvede Ocakçı Selim’le kendisi dışında kimse kalmamıştı. Diğer iki kişi, Adil yazılara daldığından fark etmediği bir anda kahveden çıkmışlardı. Tebessüm etti. Tahir’in yazısına devam etti. Satırın altını çizdi: “Bir güvercin olup camına vuracağım, kafesi terk ettiğimde…”

Arslan Karadayı

Paylaş