Fasl-ı Çark

Üzerindeki samanı ve tozu silkti. Bu harman dönemi de böylece geçmiş ve yarın şehre taşınacak olan eşyaların artık toplanma vakti gelmişti. Halil Bey plak çaları incitmeden iyi bir yere koymaları konusunda hanımı Selvinaz Hanım’ı ve çocukları özellikle uyardı. Yatak odasındaki tek vitrin olan dar fakat tahta tavana dayalı rafların içerisindeki ilmihalleri, birkaç kitap, mecmua ile rahmetli babasının Hac hatırası tespihi, nefti yeşil kadife bir örtünün içine özenle yerleştirip sardı. Sergen rafının yanında duran mavi naylon ibrikten bir bardak su doldurdu. Odanın serinliği yetiyordu suyu içilecek kadar soğuk tutmaya. Zaten çocuklar çeşmeden yeni gelmişti. Sünnet üzre çömeldi. Bir yudum aldı. O lahza, dışı sinek girmesin diye tel çevrili camdan bahçeye daldı gözü. Arka avluda birkaç yıl evvel anasının zoruyla yaptıkları bostanın içindeki korkuluğa takıldı. Esasen takıldığı, korkuluğun boynuna sarıverdikleri örme atkıydı. Heyhat! İçindeki hüzne sarmaladığı heyecanı, ruhunu kese edercesine bir bardak suda çırılçıplak kalıvermişti işte. Onca zemheri, tahta bavulla gidilen yatılı meslek okulu, bir türlü bağlamayı beceremediği koyu lacivert kravat… Köylünün “Kaysı Çatal” diye ünlediği mevkide, önceki dönem hükümet mebusunun hemen ötedeki komşu köyün ağası ile kendi köylerinin ağasının partisine verdirdikleri reylerin hatrına koydurttuğu duraktan bindiği şimendiferler…

***

“Halil Bey, kahveniz.” “Eyvallah Kadri. Nasılsın bakalım? Ne var ne yok? Biz yokken bir sorun çıkmadı değil mi? Zeki Bey problem olmadan işleri yürütmüş iki hafta herhalde?”

“Yok, bir şey olmadı herhal Halil Bey. İnşaallah köy de size iyi gelmiştir, iyi geçmiştir izin. Yalnız…” dedi, durdu. Yutkundu Kadri. Halil Bey kahveden almadan, gözlüklerin üzerinden “Bir şey mi var” der gibi ona baktı. Birkaç saniye sessizlikten sonra da sordu: “Bir şey mi var? Bir şey mi oldu?”

“Tam bilmiyorum. Kimsenin günahını da almayam. Ama çay getirdimdi. O ara istemeden duydum. Sizi buradan göndermek isterler Halil Bey. O gün Zeki Bey ile Rıza Bey konuşurlarken duydum. Hani siz yine de dikkat edin haddime olmadan”

Halil Bey göğsünden gülmeye başladı. “İlahi Kadri! Ben de bir şey var zannettim. Yeni bir şey değil. Bilirsin. Hep olur buralarda. Yine de sağ olasın. Haydi, işine bak sen, alıkoymayayım.” Kadri müsaade alıp çıktı. Halil Bey kahvesinden bir yudum aldı. Solunda kalan pencereye döndü. Dışarıya baktı. “Yok canım, hadi görelim, güçleri yeter mi! On günde bir kağıt imzalayıp da başkasının emeğine yaslanmaya benzemez bu işler. Gece gündüz, tatil bayram demiyoruz, çalışıyoruz. Çok şükür bilerek zerre haram geçmemiş boğazımızdan. Kimsenin omzuna basmamışız. Haydi oradan… Üç gün vekillik yapmayla müdür mü olacakmış bu Zeki efendi!” diye söylendi, kahvesine yükledi tüm duygu izdihamını.

***

“Senin bu köy işlerin ne olacak? Tarlalarınız var, dönsene tamamen başına” dedi Zeki çayını ağzına götürürken. Nasılsa kendi işlerini bitirmiş ve artık saat geçirmesi gereken safhaya gelmişti.  “Doğru, aslında burada beş para etmez riya ehliyle uğraşmak bazen beni de düşündürmüyor değil ama neylersin! Bu da sevda işte. İnsan tek kanatla uçulmayacağını bilecek kadar âlim oluyor da nasıl uçacağını bilmeyecek denli cahil. Midadı bilinmez muamma. Hele biraz daha yazalım çizelim çalışalım. Bakalım ne olacak hayat.” diye cevap verdi Halil. Zeki alınmaktan ziyade bozuntuya vermemekten öte, sanki gündem yorumu yapar gibi ortadan bir ses tonuyla ekledi: “Bunca işsiz genç var. Aslında böyle köylerde arazisi olanlara devlet de bir yasa çıkarıp dönmeye zorlasa ya da kendileri vicdan yapsa da özel sektörde yer işgal etmese; bu hem şehirde hem kırsalda istihdama ve üretime katkı sağlar.” Yine de çok huysuzluk çıkarmadan hemen konuyu o akşam oynanacak derbi maça çevirdi ve sıyrıldı. Halil sanki köyün meydanında koca bir karpuzu yere çalıp da “bundan yemeyen kalmasın, kabuğunu da eşeklere verin” der gibi bir muhayyile girişti zihninde. Zeki kalktı, kendi odasına çekildi. Halil birkaç gündür aklına takılan şu Doğu Asya bitkisinin peşine düşmeye niyet etti. Bunu düşünüp hiç olmazsa şu son birkaç dakikadır üzerlerine sinen ağır havadan kaçmak istedi. Akşam ezanına muhtaç bir kerat vakti uykusu vardı adeta üzerinde. Küçük masada duran dergileri aldı. Sağ olsun ziraat fakültesindeki hoca arkadaşı Şenol, dergileri tedarik etmiş hatta içine bazı makalelerin çıktılarını da eklemişti. “Bakalım bakalım, neler var. Olur ya, belki gideriz yeniden tarlaya harbiden…”

***

Birer çay daha istediler. Nurettin güldü ve şöyle dedi: “Yatsı çıkışı, caminin yanındaki çay ocağının bahçesinde, nasıl da bağırmıştık ‘Bana ne Amerika’dan!’ diye”. Ellerini çaktılar. “Ah be Nurettin! Özellikle şu son günlerde ofiste öyle şeyler oluyor. Bir hırs, ihtiras herkeste. Kolay satıveriyor insanlar birbirini. Kendi bedenimize köle olduk, kiracı olduk mülkümüze adeta…  Bir vakit bizim akrabaların düğününde bir kardeşle tanıştık da… Bir fabrikada çalıştığını söylemişti. Vardiyalı. Herhalde haftada bir gün izin. Bayramlarda filan da çalışma oluyormuş. Kazan dairesi… İşçi… E başka bir iş baksan dedim. ‘Yok’ dedi. ‘Namazımı kılabiliyorum, eh sakala da bir şey diyen yok. Daha ne isteyeyim?’

İmdi bir de bizim ofise bakıyorum. Kendi kurallarını koyup zatını imkansız gibi gösterenler, üç gün görmeyince emek vereni gönderip yerine çökmeye çalışanlar falan… Eh, biz de bazen eklemleniyoruz bu çarka herhalde. Üretmek lazım, sanayi lazım, para lazım muhakkak, eyvallah. Fakat sadece ofiste değil, belki koca dünyada yeniden bir model de lazım değil mi Nurettin? Her gün daha ilkelleşiyor gibiyiz. Bak mesela bırak vakit namazlara göre düzenleme yapmayı, bazen Cuma namazları aksıyor, Ramazan’da planlama yok… Nereye gidiyoruz? He sorsan herkes iyi ofiste, herkes kalifiye. Herkes haklı, herkes doğru. Bu iş, karanlık gecede kara karıncanın kara taş üzerindeki ayak izi…”

Nurettin yeni gelen çayın beline sarıldı, bir nefes çekti ve konuşmaya başladı:

“Hani bir yaz tatili bitişi o tahta bavulu almış boynunda koyu lacivert kravatla Kaysı Çatal’da şimendifere binmeye durağa gidecektin de benden yardım istemiştin, hatırlar mısın? Benim el arabasına valizini koyduk. O zaman bir şey dediydin: Hem evden ayrılıyom diye üzülüyom, hem de tarla işlerinden kurtulduğum için avludan koptuğuma seviniyom Nurettin. Gidem ekonomi okuyam, bir şirkete girem mis gibi. Burada reçber olup napam.” 

İşte o lafının ne olduğunu anca bir soğuk kış günü bir sahafın kapısında yüzüme rüzgar çarptı da, sahaf içeriye çaya davet edince anladım kıt aklımla Halil’im. Hem sahafta kalmak istiyon hem de sokak bırakmıyo… Halbuki… Bana ne Amerika’dan…”

Paylaş