Bozkırda Lüfer Düşü Bahsi

Nudiye Hanım çantayı sabah kasabadan şehre giden ilk minibüse verecek, kızı Zerrin de şehirde teslim alacaktı. Yeşil sarma yapraklarının yanı sıra, biraz fasulye ve salatalık da koymuştu. Rahmetli eşi Refik Bey kızınca öyle diyor diye bir türlü dili varıp da “hıyar” diyemediğinden beridir bahçedeki vişne ağacının hatırasını bitişiğindeki dut ağacına ulamış, sabah namazları sonrası seher vakitlerinde oracıkta çay demleyip temmuz sıcağına hazırlanmayı âdet edinmişti Nudiye Hanım. Yalnızdı. Refik Bey’in azarlamalarını, kaprislerini bile özlüyordu vakıa. Burnuna yeşil sabun kokusu geliyordu ya bazen, haz değil hazan katıyordu yüreğine. Hemen şu avlu kapısının bitişiğinde dururken hem giriş çıkışa engel oluyor hem de dallarından çok tırtıl düşüyor diye Refik Bey’in uçtaki duvar dibine aldığı eski erik ağacının yerinde, dış kilerde duran masadan ve odunlardan mekanizma ile teneşir kurulmuş ve Refik Bey’in cenazesi yıkanmıştı. Yani bu sabun kokusu öyle yakmıştı genzini. O lahza bir alaca karga yetişti imdadına da daldığı ahzândan tez uyandı. Düşleri de vardı Refik Bey’le, sahi. Kızları Zerrin şehre gidip hemşire olmuştu, oğlan Cengiz de mâlum zaten Ankara’da doktordu. Eh artık Refik Bey ve Nudiye Hanım bir gün Kumla tarafına gidip lüfer yiyeceklerdi. Bir hafta Ankara’ya Cengiz’in yanına gidip hem de bir kontrolden geçeceklerdi. Oradan dönüşte Afyonkarahisar’da termallerde kalacaklar, hem şifa bulacaklar ve hem de dinleneceklerdi.  Olmadı. Nasip.

Şu mektup, vaktin seyrini almış başka bir yere koyuvermişti. Yahut belki en büyük yazıya vesile oluvermişti de o mektuba sığıvermişti yazgı.

***

Ne olmuşsa olmuştu, İstanbul’daki görüşmediği kardeşi Tarık mektupta yazdığına göre bir kavgaya karışmış, hastaneye kaldırılmış sonra taburcu olmuş, karşı taraftan da birilerini yaralamıştı ve üstelik haksızdı. Karşı taraf da tazminat davası açacağını ve epeyce yüklü bir para talep edeceğini söylüyordu. Tarık bu parayı karşılamak üzere köylerindeki iki tarlanın elinde olan tapularını karşı tarafa vermiş ve derhal köyde kalan son parçayı da Refik Bey’den terk etmesini istiyordu. Zira bu arazinin de dörtte üç hissesi üzerindeydi. Kalan hisse üzerinde Refik Bey zorluk çıkaracaksa adamları Ankara’ya Refik Bey’in oğlu Cengiz’e göndereceğini ve artık nasıl tahsil ederlerse edeceklerini bildirmişti.  

Bu nasıl şerefti, vicdandı, izandı, kandı, fıtrattı, inattı?

Mektubu okuduktan sonra fenalaşmış, oracıkta uzanıvermişti işte Refik Bey.

Cenaze ertesi gün defnedildi. Nudiye Hanım ve çocukları, toprakların tapularını istediği gibi Tarık’a verdiler, konular Zerrin’e ya da Cengiz’e sıçramadan kapandı. Ancak Nudiye Hanım’ın sinesinde heybetli yaralar açıldı. Cengiz de olayları öğrendiğinde ruhunda büyük gerilimler yaşamış olacak ki şimdi bir türlü oturmayan fay hatları havsalasında zonklamaya devam ediyordu. Hani bir vakit oynarken çekmecenin metal tutacına kafasını vurunca sessizce kapanmış ve içine ağladığı, çalışmaktan geldi de iç odada uyuyor diye rahatsız etmekten korkacak kadar sevip üzerine titrediği amcasının bu yaptığı neydi? Neyin intikamıydı? Tarık amcası, oğlu Recep’in köyün çayında boğulduğu olayda Cengiz’in zerrece suçunun olmadığına neden hâla bir türlü inanmıyordu? Cengiz, Tarık amcasının oğlu Recep’i bu kadar çok sevip ölümüne bu kadar üzülmüşken amcası nasıl böyle bir şey düşünebilirdi? Hatta o gün Cengiz tarla işlerinden dolayı geri kalmış ve çay’a henüz varmamış, çay’a geldiğindeyse amcasının oğlu Recep’in suyun dönemecinde çalılara takılıp kalmış cesedi ile karşılaşmıştı. Ancak amcası bu ölümü içinde bir türlü kabul etmek istemiyor ve yüreğinde ikna olmuyordu. Mirasçı eksilsin diye hasetle Cengiz’lerin onu suda öldürdüğünü hayal ediyordu. Bu kin neden nasıl böyle büyümüştü de şahitlik divan-ı kübra’ya kalmıştı?

Tarık, yeğenleri ne Cengiz’e ne Zerrin’e baş sağlığı dilemedi. Cenazeye de gelmemişti. Cengiz ve Zerrin de zaten onu görmek istemiyorlardı! Yaklaşık yirmi gün sonra civardaki kahvehanede, Tarık’ın tapu işlemleri için ilçeye gelip hemen İstanbul’a döndüğü konuşuldu. Başkaca da işin aslını bilen yoktu.

***

Güneş tamamen doğmuştu. Minibüsün vakti gelmek üzeredir diye düşündü Nudiye Hanım. Bahçede çaydanlığın altında yanan tüpü kapattı. Olup olacağı bir ince belli bardak kadar içmişti ve çayın gerisi öylece kalmıştı. Zerrin’e göndermek üzere hazırladığı çantayı topladı, eksik bir şey olmasın diye bir daha baktı: yapraklar, fasulyeler, salatalık. Hepsi bahçeden, hepsi tamamdı. Çantayı eline aldı ve evin cümle kapısından değil de avludan sokağa açılan dar kapıdan dışarı çıkıverecekti ki bitişik komşunun bu yana bakan mutfak camından duyulan radyoya takıldı kulağı. Aşık Veysel’in sesi geliyordu:  “Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır
Beyhude dolandım (ey yar) boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır”

“Ah Tarık efendi ah…” dedi. “Ah…”  Öyle dalmıştı ki türküye, elindeki çantanın tutamağı parmaklarını kesip de acıtmaya başlayınca irkilip sıçradı. 

Hemen seyirtti dışarıya, adımlarını hızlandırdı, minibüse yetişti.  Çantayı verdi muavine, “Zerrin ablan karşılayacak şehirde” diye de tembihledi.

Öyle ya, Zerrin ablası şehirde karşılayacaktı.

Paylaş